<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Michel Foucault &#8211; Kaptan Akademi</title>
	<atom:link href="https://kaptanacademy.org/tag/michel-foucault/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://kaptanacademy.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sun, 08 Feb 2026 15:01:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>en-US</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Biyopsikopolitika: Toplum ve Birey Üzerine Marksist Bir Perspektif</title>
		<link>https://kaptanacademy.org/biyopsikopolitika-toplum-ve-birey-uzerine-marksist-bir-perspektif/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cengizhan Kaptan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2023 11:57:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştirel Teori]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Frankfurt Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<category><![CDATA[cengizhan kaptan]]></category>
		<category><![CDATA[engels]]></category>
		<category><![CDATA[Foucault]]></category>
		<category><![CDATA[Gabriel Rockhill]]></category>
		<category><![CDATA[Herbert Marcuse]]></category>
		<category><![CDATA[Marcuse]]></category>
		<category><![CDATA[marksizm]]></category>
		<category><![CDATA[Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Michel Foucault]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://cengizhankaptan.com/?p=984</guid>

					<description><![CDATA[Felsefede eleştirel teori temel bir öneme sahiptir. Eleştirel teorinin en önemli bileşenlerinden biri, kendi konumu ve tutumu üzerine düşünmektir. Bu, teorik çerçevenin içkin ve diyalektik bir eleştirisini gerektirir. Eleştirel teori ancak bu öz-düşünümsel yaklaşım sayesinde yeterli ve ilerici felsefi yorumlar sağlayabilir.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Cengizhan Kaptan (Sofya Üniversitesi)</em></p>



<p><strong>Özet</strong>: Bu makalede, Byung-Chul Han&#8217;ın &#8220;psikopolitika&#8221; terimini dikkate alarak Michel Foucault&#8217;nun biyopolitikasının bir eleştirisini sunmak için &#8220;biyopsikopolitika&#8221; terimini tanıtıyorum. Biyopsikopolitikanın a) toplum ile birey arasında ve b) bireylerin merkezi sinir sistemleri ile düşünce arasında uygun ilişki ve boyutları ifade ettiğini savunuyorum. Makalenin temel amacı, toplum ve birey arasındaki ilişki ve toplumdaki bireysel hesaplar sorunu hakkında bir düşünme biçiminin yeniden kurulmasıdır. Başta Erich Fromm ve Herbert Marcuse olmak üzere psikanalitik girişimler dışında, bireylerin biyolojik ve psikolojik süreçleri Marksist çerçevedeki düşünürler tarafından tatmin edici bir şekilde incelenmemiştir. Makalemin henüz ayrıntılı bir çerçeve oluşturmadığını, bunun yerine daha ileri çalışmalar yoluyla kavramın aşamalı bir gelişim aracını ortaya koyduğunu belirtmekte fayda var.</p>



<p><strong>Anahtar Kelimeler: biyopolitika, biyoiktidar, </strong>psikopolitika, biyopsikopolitika, Foucault, neoliberalizm, Marksizm</p>



<h1 class="wp-block-heading">Foucault&#8217;nun Biyopolitikası</h1>



<p>Foucault, College de France&#8217;daki dersleri sırasında biyopolitikaya atıfta bulunmuştur. Bu bağlamda ilk olarak 1975-76 yıllarında ders vermeye başlamış(1) ve 1977-78 (2) ve 1978-79 (3) yıllarında bu temayı detaylandırmaya devam etmiştir. Aslında, biyoiktidarın doğuşu üzerine verdiği dersler yönetimsellik, liberalizm, neoliberalizm gibi çeşitli temalara odaklanır. Foucault sanki on iki derste bu konuları tanıtmak ve ardından son derslerinde biyoiktidarı detaylandırmak istemiş gibi görünüyor. Ancak biyoiktidarın içeriği ancak satır aralarında bahsettiği diğer konular aracılığıyla kavranabilir.</p>



<p>Foucault&#8217;nun felsefi çerçevesi, yapısalcı olan Althusserci Marksizmin olumsuzlanmasıdır. Althusser, olgun Marx&#8217;ın epistemolojik bir kopuş ve kırılma ile Hegel&#8217;den uzaklaştığını herhangi yeterli bir kanıt olmaksızın iddia etmiştir (4). Öte yandan, iddiasında tamamen haksız değildi, ancak ifadeleri muğlaktı; aslında Marx kendisini Hegel&#8217;den, Genç Hegelcilerden ve Feuerbach&#8217;tan ayırdı; yine de Hegel diyalektiğindeki “kapsayarak aşma” (<em>Aufhebung</em>) kavramını korudu. Bu tartışmaya bu çalışmada ayrıntılı bir şekilde yer vermeyeceğim, ancak Grundrisse (5) ve Kapital&#8217;in(6) (özellikle 1. Cilt) kabaca yeniden okunması, Althusser&#8217;in bu kurgulanmış genç-olgun Marx ayrımına ilişkin görüşünü çürütmek için yeterli olacaktır. Marx, Hegelci sistemin mantıksal yapısını takdir ediyor gibi görünmekte, Kapital Cilt 1&#8217;de kendisini Hegel&#8217;in öğrencisi ilan etmekte(7) ve Hegelci düşünceyi politik ekonomi çalışmalarında büyük ölçüde uygulamaktadır. Öte yandan Foucault&#8217;nun Marksizmin ideolojik ve yapısal yorumuyla ve Marksizmin kendisiyle sorunları olduğu görülmektedir. Bunun yerine, arkeolojik yöntemle beslenen soykütüksel bir çerçeve inşa etmeye çalışmıştır(8).</p>



<p>Gözetim ve panoptikonlarla ilgili olarak bir şeyi kabul etmeliyiz:</p>



<p>Foucault&#8217;nun işaret ettiği şey bugün daha da güçlü bir etkiye sahip. Daha fazla dijitalleştik, daha fazla kontrol ediliyoruz. Her makro ve mikro ekosistemde, kontrol aygıtının kendini nasıl konumlandırdığını görüyoruz. Ne zaman elektrik kullandığımız ne zaman tatile çıktığımız, alışılmadık miktarlarda enerji kaynağı tüketip tüketmediğimiz, tüm bunlar gözetim ve izleme yoluyla kolayca kontrol edilebiliyor. Kullandığımız dil ne olursa olsun -sanat, müzik, sağlık, politika ya da diğerleri- kolayca ve etkili bir şekilde izlenebilir ve bu da Facebook, Google ve diğerleri gibi çerez satıcılarının bize fevkalade özel reklamlar sunması için mükemmel bir fırsattır. Belki de çok önemli bir noktanın tartışılması gerekiyor: çoğumuz artık izlenmeyi umursamıyoruz; dolayısıyla pratikte gözetim algısı da değişti.</p>



<p>Foucault, genellikle bütünü yakalamaktan uzak kısaltılmış bir biçimde, yönetme sanatının tarih boyunca nasıl değiştiğini vurgular. Biyoiktidardan bahsederken, biyoiktidarı eskisinden farklı bir yapıya ve kavrama evrilmiş bir nüfusa atfeder. Foucault için ekonomi politik, yeni bir yönetimsellik kavramı oluşturmaktadır(9). Hukuk devletin dışsal müdahalesi anlamına gelirken, ekonomi politik içsel bir faktördür: hem bir bilim hem de yeni bir müdahale biçimi(10). Ekonomi politik, devletin kendini sınırlaması gerektiği gerçeğine dayanır. Foucault&#8217;ya göre bu, yönetimsellikte büyük bir değişime neden olan şeydir. Liberalizmden bahsettiğimizde, onun bu kendini sınırlama temelinde hakikate bağlı bir yönetimsellik türü olduğunu anlamalıyız:</p>



<p>&#8220;Hükümet aklının kendi kendini sınırlaması&#8221; ne anlama geliyor? Yönetim sanatındaki bu yeni rasyonalite türü, hükümete şunu söylemekten ve anlatmaktan ibaret olan bu yeni hesaplama türü nedir? Tüm bunların kendi haline bırakılmasını kabul ediyorum, diliyorum, planlıyorum ve hesaplıyorum? Bence bu genel olarak &#8220;liberalizm&#8221; olarak adlandırılan şeydir.(11)</p>



<p>Foucault&#8217;ya göre liberalizm, biyopolitika kavramını anlamanın ön koşuludur:</p>



<p>Sonuç olarak, bana öyle geliyor ki, ancak Raison d&#8217;État&#8217;ya karşı olan bu liberalizm rejiminde neyin tehlikede olduğunu anladığımızda -daha doğrusu, belki de temellerini sorgulamadan [onu] temelden değiştirdiğimizde- liberalizm denen bu hükümet rejiminin ne olduğunu bildiğimizde, biyopolitikanın ne olduğunu kavrayabileceğiz(12).</p>



<h1 class="wp-block-heading">Foucault tarafından verilen dersler</h1>



<p>Dersleri boyunca Foucault dinleyicilerine, cezalandırma ve disiplinden özgürlükçülüğe doğru hükümet yaklaşımlarının evrimini ve bu evrimin hükümete yönelik önceki tutumlara karşı rasyonel bir muhalefette nasıl tezahür ettiğini anlattı. İlk olarak Foucault, Marx&#8217;ın ötesine geçtiğini iddia etmektedir &#8211; ki bu adil bir iddiadır &#8211; ve ikinci olarak, Komünist bloğun kendi gerçek deneyiminde kendi toplumuna özgürlük sağlamadığını görmektedir &#8211; ki bu da bir başka adil iddiadır. Ancak, adil iddialarda bulunmak analizinin doğru olduğu anlamına gelmez. Tarihsel gerçek şudur: Foucault&#8217;nun kısmen Deleuze&#8217;den miras aldığı metodolojisi uzun ömürlü olmamış ve toplumun dönüşümü için gerekli iradeyi, arzuyu ve eylemi tetiklememiştir.</p>



<p>Şimdi Foucault&#8217;nun iddialarına daha yakından bakalım. Marx&#8217;ı aştığını iddia ederken -anakronik olarak- Marx&#8217;ın gerisine  düşer, çünkü dönüştürücü güçlerin önemini reddeder. Bunu kasıtlı olarak mı yoksa sadece ekonominin rolünü yeterince kavrayamadığı için mi yaptığını söyleyemem, ancak uzun bir şekilde yaptığı şey tarihsel olguların akışında yaptığı değişikliktir. Foucault&#8217;ya göre merkantilizmden fizyokratik yönetim biçimine geçiş, düşünce ve yönetimsel sanatın ürünüdür. Teknolojik ilerlemelere ve kentsel dönüşümlere birkaç kez atıfta bulunur, ancak üretim biçimlerindeki değişikliklerin düşüncede bir değişim olarak rolünü yeterince vurgulamaz. Yönetimselliği sanki tek başına bir yönetim sanatıymış gibi tartışır. Ancak değişimlerin ilişkisel ya da nedensel gelişmelere dayandığına dair yeterli kanıt sunmamaktadır; ya da bunu sadece yönetimsellikteki değişimler üzerinden yapmakta ve bunların üretim biçimleriyle bağlantılarını neredeyse tamamen gözden kaçırmaktadır. Dahası, Foucault asıl noktayı da göz ardı eder: işçi sınıfının ya da daha geniş anlamda ezilen insanların durumunu değil, yalnızca sermaye sahiplerinin durumunu tartışır.</p>



<p>Benim için Foucault bir alt-kategori çalışanı tanımına mükemmel bir biçimde uyuyor. Ayrıntıları çözmekte çok başarılı olup bilginin arkeolojisi, cinselliğin tarihi, hapishane, akıl hastalığı ve benzeri konularda çok zengin bilgiler sağlamıştır. Bu ayrıntılar onun Marx ve Althusser gibi diğer Marksist düşünürlerin devlet hakkında söylediklerine meydan okumasını sağladı. Foucault görünüşe göre Marksist perspektif dahilindeki ifadeleri yetersiz buluyordu. Marx ve Marksistlere yönelik bu tür suçlamalar günümüzde de oldukça popülerdir. Bununla birlikte, Foucault&#8217;nun beyan ettiği şey, gün ışığına pek de farklı ve haklı bir şey getirmiyor. Gerçek şu ki Foucault, Marx&#8217; ın Kapital&#8217;deki yöntemini hiçbir zaman gerçekleştirememiştir; Marx, kısaca, devletin doğasını tartışmaz ve diyalektik eleştirisini kapitalist üretim biçimlerinin ekonomi politiğine odaklar. Foucault belli ki tarihsel materyalizmi ve Marksizmi ortadan kaldırmak için yeni bir sistem inşa etmek istiyordu, ancak kurduğu zemin, yanlış önermelerini destekleme anlamında zayıftı.</p>



<p>Gündelik hayattan bir senaryo kullanarak Foucault&#8217;nun yöntemini örneklendireceğim. Diyelim ki bir arkadaşımla futbol tartışıyoruz. Bir maçta, her iki takım da ofansif oynadığında, seyircilerin bundan zevk aldığı ve bir oyunda daha fazla gole tanık olduğu genel görüşünü dile getiriyorum. Dünya Kupası tarihinden ya da ulusal liglerden bazı örnekler veriyorum. Bazı istisnaların geçerli olabileceğini de belirttiğimi varsayalım. Bunun üzerine muhatabımın (arkadaşımın) şöyle dediğini düşünelim: &#8220;Ama İngiltere ile Almanya arasında bir maç vardı ve her ikisi de hücum futbolu oynamasına rağmen maç 1-0 bitti. Almanlar kazandı.” Muhatabımın söylediği şey benim ileri sürdüklerimi çürütmez; doğru bir örnektir; bir istisnadır. İşte Foucault bu örnekte sunulan muhatabı oynar. Daha fazla ayrıntı, daha fazla ayrıntı ve daha fazla ayrıntı sunar, ancak sonuç büyük ölçüde hala Marx&#8217;ın devletin gücü, dönüştürücü üretim biçimleri ve diğer pek çok konudaki tarihsel maddi çerçevesinin doğrulanmasıdır. Engels&#8217;in Doğanın Diyalektiği de dikkate alınabilir. Engels&#8217;in çalışmasında ortaya koyduğu şeylerin çoğu bilimsel bilgi açısından kendi zamanında geçerliydi, ancak bugün yanlışlandığı için artık geçerli değildir. Bazıları bugün onu artık doğru olmayan Kant- Laplace teorileri hakkında yazdığı için eleştirebilir. Ancak Engels&#8217;in metodolojisi ve önerileri bugün hala büyük ölçüde geçerlidir çünkü onun metodolojisinin kendisi bilim alanındaki yanlışlamaları kabul etmiştir. Dolayısıyla, belirli bir konuda Foucault&#8217;ya atıfta bulunmak her zaman faydalı olabilir, ancak onun tarihsel analizlerini belirli bir ana kategorinin -örneğin ekonomik ve merkantilist tarih ve hapishane koşulları- tamamlayıcı malzemesi olarak değerlendirmek daha anlamlı olacaktır. Foucault,</p>



<p>Bu detay ve istisnalardan yeni ve kesinlikle Marksizm karşıtı bir çerçeve yaratmaya çalışmış gibi görünüyor. Ancak, önermeleri yanlış ya da yetersiz kalmaktadır.</p>



<p>Her ne kadar analizlerinin Batı toplumlarına odaklandığını ve cezalandırma, disiplin ve biyoiktidar katmanlarının aynı anda var olabileceğini söylese de Foucault, biyoiktidarı ve biyopolitikayı yaşama odaklanan bir yönetme sanatı olarak sunar. Foucault belki de bilinçsizce, Hegelci anlamda tipik bir kapsayarak aşma (<em>Aufhebung</em>) örneği sunar. Yönetimselliğin gelişmeleri olarak sunduğu şeyler, <em>Aufhebung</em> kapsamındaki Hegelci korumanın örnekleridir.  Öldürme hakkının,  yaşama  (biyo)  odaklanan biyoiktidarda bile korunabileceğini inkar etmez. Ancak bu koruma inanç yoluyla değil, bilimsel bilgi yoluyla meşrulaştırılır. Başka bir deyişle, öldürme hakkı bile bilimsel kodlar açısından meşrulaştırılır. Bununla birlikte, rasyonaliteye yaptığı vurgu çoğu durumda haklı değildir. Rasyonalizasyon yerine rasyonalite terimlerini kullandığı görülmektedir. Naziler Yahudileri katlettiğinde bilimsel gerekçeler altında savunulan şeyler gerçek bilimsel bilgiye dayanmıyordu. Bu sadece sahte bilime ve bilimin manipülasyonuna dayanan bir barbarlıktı. Katillerin bakış açısından rasyonalite yoktur; sadece rasyonalizasyon vardır.</p>



<p>Foucault&#8217;nun muğlak dil kullanımı ve muğlak açıklamaları akademisyenler arasında kafa karışıklığına yol açmıştır. Bana göre, tarihsel bir perspektiften bakıldığında, Foucault&#8217;nun Marksizmden kademeli olarak uzaklaşması söz konusuydu. Bu uzaklaşma esas olarak Sovyet Marksizmine -Fransız Komünist Partisi&#8217;nin tutumu da dahil olmak üzere- duyduğu nefretten kaynaklanıyordu, ancak daha da ileri giderek Hegel ve Marx&#8217;a, başka bir deyişle tüm Marksist çerçeveye karşı yöneldi. Bu tutumun kendisi sadece anti-Marksist olduğu için eleştirilemez; ancak hatalarının nedeni, olguları yorumlamasında yatmaktadır. Örneğin, Alman Nazizminin Nazileri haklı çıkarmak için kullandığı bilimsel bilgiyi tüm bilimsel bilgi çerçevesiyle eşitlemek yanıltıcı ve kafa karıştırıcıdır. Foucault, kendi iktidar ve yönetimsellik kurgusunu savunmak için demokrasi ve faşizm arasındaki salınımı görmezden gelir. Ardından, yaşadığı dönemde bile var olan daha sağlam analizleri -örneğin Frankfurt Okulu düşünürlerinin analizlerini- tamamen görmezden gelir. Sözde yeni yönetimselliğin &#8220;biyolojik&#8221; işlevini her ne pahasına olursa olsun savunmak isterken, sentetik olarak üstesinden gelmeye çalıştığı önemli gerçekleri inkâr etmek zorunda kalmıştır.</p>



<h1 class="wp-block-heading">Neoliberalizm ve Foucault</h1>



<p>Foucault&#8217;nun liberalizm ve neoliberalizm analizleri de farklı değildir. Bu sistemler ve yönetimleri hakkında zengin bilgi ve birikim sunar. Foucault&#8217;nun analizleri, iktidar ve bilgiyi kullanmanın önceki yollarını olumsuzlayan tarihsel yaklaşımında yatmaktadır. Bu çalışmayla daha ilgili olduğu için, özellikle neoliberalizmi nasıl değerlendirdiğine odaklanmak daha uygun olacaktır. Foucault 1978-79 derslerinde neoliberalizm hakkında uzun uzun konuşur. Kendisi için iki kategoriye ayrılan neoliberalizmin yönetimselliği ve rasyonelliği üzerinde durur: birincisi, Ordoliberaller olarak adlandırılan Alman neoliberalizmi ve ikincisi, Amerikan neoliberalizmi: Chicago Okulu.</p>



<p>Foucault&#8217;nun iki ayaklı bir kurgusu vardır: Nazizmi liberalizmin bir kusuru olarak eleştirirken, Alman neoliberalizmini İkinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra Almanya&#8217;yı yeniden inşa etme çabalarından dolayı över. Chicago okulunu över çünkü onların ortak düşmanı da otoriter, müdahaleci devlettir. Devlet dediğimizde, ekonomiyi kontrol eden, gerektiğinde müdahale eden bir devletten bahsediyoruz. Her ne kadar bu iki okulun teorik perspektifler açısından kendine has özellikleri olsa da devletin müdahalesine karşı tutumları ortaktır.</p>



<p>Foucault&#8217;nun asla anlayamadığı şey, neoliberalizmin görünüşü ile özü arasındaki farktır. Neoliberal yönetimsellik türünü, sanki özünde disiplinci yönetimselliğe karşı çıkan bir yönetimsellik türüymüş gibi, farklı kimliklere, seçimlere, tercihlere ve benzerlerine hoşgörü gösteren üretken bir öznelliğin aracı olarak değerlendirmiştir. Sekizinci derste Foucault Fransa&#8217;daki toplumsal ve siyasi meselelerden bahsetmeye başlar. Ne zaman? 1970&#8217;lerin sonunda, neoliberalizm kendi hegemonyasına ve küreselleşmeye doğru ilerlerken. Başka bir deyişle, Foucault derslerini verirken Fransa neoliberal politik ekonomiye dönüşün başlangıcındaydı. Öyle görünüyor ki Foucault bu değişimi, neoliberal yönetimsellik ve değerleri kullanarak sosyalist kalıntıları yıkmak için kullandı. Ona göre sosyal sorunlar ve yoksulluk sosyalizm tarafından düzeltilemezdi ama yine de neoliberal bir çözüm vardı. Foucault, Margaret Thatcher&#8217;ın TINA&#8217;sından (alternatif yok) habersiz miydi? Birleşik Krallık&#8217;taki kömür madencilerinin grevlerinden habersiz miydi? Devlet baskısından bahsedenlere karşı alerjisi onu gelmekte olana karşı kör etmiş gibi görünüyor. Toplumu savunmak ve araçlar sağlamak, ezilen insanlar veya sosyal sınıflar için daha iyi yaşam koşulları önermekle ilgili görünmüyordu.</p>



<p>Nazi ya da Stalinist devletler -sanki eşdeğer formlarmış gibi- ve sadece devlet fobisi olanların devlet gücünün azaldığını göremeyeceği iddiası, Foucaultcu paradigmanın temel parçasıdır. Foucault sosyalizmin devlete değil bir topluma atıfta bulunduğunu hiçbir zaman anlayamadı. Aslında devlet ve onun aygıtları, doğrudan devlete ait olmayan başka organlar tarafından kolaylıkla ikame edilebilir. Dolayısıyla, devlet kavramını eleştirenleri eleştirirken temel noktayı gözden kaçırıyor: devleti neyin yarattığı. Bugün ulus-devletler yeniden sahnede ve her zamankinden daha güçlü oldukları söylenebilir. Foucault, yanlış önermesi nedeniyle ekonomi ve siyaset diyalektiğini tamamen gözden kaçırmaktadır.</p>



<p>Foucault, egemen iktidarın esas olarak öldürme hakkına dayandığını, neoliberalizmin ise bu tür bir iktidarın olumsuzlanması olduğunu, neoliberalizmin serbest rekabeti savunduğunu ve nükseden bir hukuksal iktidarı temsil ettiğini iddia eder. Böylece, hukukun daha normatif hale geldiğini, yeni iktidar teknolojisinin ise cinayete değil hayata odaklandığını savunur(13). Foucault&#8217;ya göre bu yeni yönetimsellik, disiplinci egemenliğe karşı özgürleşme için bir motivasyon kaynağı olabilir(14). Dolayısıyla Foucault&#8217;nun bireyci, özne odaklı yaklaşımı, neoliberal özneyi, toplumsal alanın rasyonel sonuçlar doğuracak yeterli bir analizini yapabilecek, kendi çıkarını gözeten, rasyonel bir varlık olarak tanımlar. Özne bunu, toplumsal yaşamın rekabetçi ortamında ve taleplerinde kendini sürdürebilmek için yapacaktır. Bu basitçe kapitalist gerçekçiliğe uygun olarak mevcut toplumsal ortamın savunulmasıdır. Foucault, en iyi ihtimalle, sadece bazı uç durumlarda bazı reformlar yapmak için böyle bir toplumun eleştirisini sağlayabilecek bir pozisyonu savunur. Foucault için radikal bir dönüşüm gerekli görünmemektedir ve neoliberal yönetimsellikteki bazı iyileştirmeler daha rasyonel insanlar üretebilir. Foucault neoliberalizmi hem muhalif hem de hükmedici olabilen bir yönetimsellik biçimi olarak görmüş ve desteklemiştir. İlginçtir ki, tersinden bakıldığında, bu, aynı ifadelerin bugün Keynesyen ekonomiyi destekleyen herhangi bir siyasi oluşum için de söylenebileceği anlamına gelir, çünkü bu oluşum kuralsızlaştırılmış (<em>deregulated</em>) piyasalara karşı çıkmaktadır. Foucault, 2007-2009 krizinde devlet müdahale ettiğinde ne derdi örneğin? Örneğin Goldman Sachs düzenlemelere rızası ile tabi olmak mı istedi? Foucault baskı için müdahale ile kamu yararı için müdahale arasındaki çizgiyi çizemiyor &#8211; tipik neoliberal tutum.</p>



<p>Kendi yönetimsellik kavramını araştıran Foucault, bu müdahaleci yönetimsellik biçimlerinin sahipliğini ve bileşenlerini tamamen reddeder. Amacı farklı olabilir, ancak kapitalizm ya da Marksizm&#8217;in yeterli bir eleştirisini sunmak onun kapasitesinin ötesindedir, çünkü kategorileri bunlarla ilgili değildir. Neoliberalizm analizleri, serbest piyasanın korunmasını sağlayan ve toplumun ve bireylerin etik ve siyasi ortamını dönüştüren güvenli bir rekabeti tasvir eder. Bireyler (ya da onun deyimiyle özneler) bu rekabetçi düzeni kabullenirken doğru davranır ve stratejik seçimler, matematiksel hesaplamalar ve hassas yatırımlar yapmayı öğrenirler. Belki de Foucault ekonomi üzerine bir ders kitabı yazmalıydı. Böyle bir kitabın günümüz eğitim sisteminde bile en popüler kitaplardan biri olacağı aşikârdır. Ayrıca bireylerin böyle bir sisteme nasıl uyum sağlayacağını da överdi. Gabriel Rockhill&#8217;in de belirttiği gibi Foucault, merkezinde dünyanın bulunduğu bir evren modeli yaratan Batlamyus&#8217;unkinden çok da uzak olmayan bir sistem kurmuştur(15). Kategorilerinin içeriği zengin ve tarihsel gerçeklerle doludur, ancak kategorilerin kendileri (kendi içlerinde) ya yanlıştır ya da geçersizdir.</p>



<h1 class="wp-block-heading">Foucault üzerine son sözler</h1>



<p>Dolayısıyla Foucault&#8217;nun tüm bu analizleri kasıtlı olarak yapıp yapmadığını bilmiyoruz. Bizler zihin okuyucu değiliz ve bu tür suçlamaları haklı çıkaracak açık bilgiler olmadıkça kimseyi suçlayamayız. Ancak Foucault hakkında bildiğimiz bir şey varsa, o da özellikle 1968&#8217;deki başarısızlıktan sonra Marksizm&#8217;den giderek uzaklaştığıdır. Marksizme duyduğu nefret ve yaşadığı umutsuzluk, diğer Fransız anti-Marksist düşünürler gibi onu da tamamen farklı bir toplumsal ve özne odaklı analiz yolunu izleyen yeni bir çerçeve oluşturmaya zorlamış görünüyor. Bu yorumun bir başka nedeni de neoliberalizmin tarihsel eğiliminin 1930&#8217;larda, hatta Foucault&#8217;nun -Ordoliberale in Deutschland (<em>Almanya&#8217;da Ordoliberaller</em>) derslerinde yönetime evrilmeye başlamış olmasıdır. Yine de Foucault, neoliberalizmin yönetimselliğini övmeyi seçmiştir.</p>



<p>Neoliberalizm 1970&#8217;lerin sonuna doğru, dünya finansallaşma ve deregülasyona kucak açan yeni bir kapitalizm türüne girerken ortaya çıktı. Neoliberalizmin telkin edici ve zararlı doğası, Foucault&#8217;nun derslerini verdiği 1979 yılında açıkça görülüyordu. Böyle bir düşünürün, neoliberal bir hükümetin iktidarı ele geçirdiği Şili&#8217;de, ABD ve Birleşik Krallık&#8217;tan bile daha fazla olanları görmezden gelebileceğine inanmak zor. Ve bugün, bu bölümde tekrarlamamıza gerek yok ama neoliberalizm o zamandan beri işçi sınıfı pahasına ekonomi politikalarıyla günlük hayatımızı ele geçirmiş durumda. Böyle bir yönetimselliği övmek, en naif yorumla, radikal olduğunu iddia eden bir düşünür için büyük bir başarısızlık sayılabilir. Aslında benim için Foucault neoliberal sistemin savunucusudur ve Marksizm ile toplumun dönüştürücü güçlerine karşı savaşmıştır.</p>



<p>Garip bir şekilde, Marcuse&#8217;yi sahte Marksist olarak nitelendiren Foucault, devletin sadece baskıcı olmadığını iddia etmiştir -nedenini yukarıda açıkladım. Foucault&#8217;ya göre bu yönetimsellik tek tip, standartlaştırılmış ya da Marcuse&#8217;nin deyimiyle &#8220;tek boyutlu insan&#8221; üretmez. Aksine, Foucault&#8217;ya göre, serbest bir piyasada kendi girişimcilerimiz ve rakiplerimiz olduğumuz çokluğu, özgür seçimi ve rasyonel düşünceyi teşvik eder. Foucault&#8217;nun analizi, Marx&#8217;ın serbest piyasa mitine ilişkin analizine başladığı yere geri dönüyor -ne yazık ki yetersiz ve alakasız bir şekilde. Foucault meseleyi tamamen ıskalamakta ve neoliberal yönetimselliği bu yönetimselliğin sadece görünüşüne dayanarak savunmaktadır &#8211; ki kapitalist hükümetlerin de amacı budur!</p>



<p>Dolayısıyla Foucault&#8217;nun ontolojisi, alt-etkinlik yaklaşımı kadar irrasyoneldir. Egemen neoliberal yönetimsellik bize serbest bir piyasa sunmaz; sadece sermaye sahiplerine kapıları açar, onlar da meşhur başarı hikayeleriyle bizi girişimci olabileceğimiz böyle bir serbest piyasada kendilerinden biri olabileceğimize inandırırlar. Böyle bir görüşün felsefi açığı bir yana, Foucaultcu çerçeve ekolojik felakete de bir çözüm sunamaz. Doğanın tahribatının 1970&#8217;lerden sonra finans kapital ve finansallaşma nedeniyle hızlandığı açık bir gerçektir. Neoliberal yönetimselliği övmek, bu suçlara sadece felsefi açıdan bir katkıdır. Neoliberalizmle bu açıdan yüzleşmek, Foucault&#8217;nun bu konudaki yanlış argümanlarını da çürütmek anlamına gelir.</p>



<h1 class="wp-block-heading">Biyopsikopolitika</h1>



<p>Foucault, Marksist iktidar çerçevesine belki de kademeli olarak meydan okudu. Sadece Marksizmi hedef almakla kalmadı, aynı zamanda örneğin Herbert Marcuse&#8217;nin Marksist çerçeveye biyolojik-psikolojik bir boyut getirme çabalarına da meydan okudu.(16) Marcuse bu boyutu Freud&#8217;dan ve onun <em>bastırma</em>/<em>represyon</em> teorisinden esinlenerek geliştirmeye çalışmıştır. Marcuse&#8217;ye göre hayat Eros ve Thanatos -haz ve ölüm dürtüleri- arasındaki bir mücadeledir. Foucault bu modeli reddetmiş, Marcuse’nin baskıyı abarttığını savunmuştur. Ona göre iktidar ve devlet yalnızca baskı aracı değildir. Aksine, yurttaşların yaşamlarını önemser, yaşamlarını uzatmaya çalışır, onları eğitirler vs. İlginçtir ki Foucault&#8217;nun savunması neredeyse bir kapitalizm savunucusu gibidir. Onun sahte radikalizmi giderek neoliberalizmi savunmaya ve hatta müdafaa etmeye başlar. Ne gariptir ki, neoliberalizmi savunmaya başladığı yıllar, gezegenimizin neoliberal siyaset ve ekonominin yıkıcı etkilerine karşı çok daha savunmasız hale geldiği yıllardır. Açıktır ki 1968 ve 1991&#8217;deki büyük yenilgiler, sosyalist teori ve Marksizm&#8217;de onarılamaz boşluklar ve aksaklıklar bulmaya çalışan yeni bir entelektüel profili ortaya çıkarmıştır. Bunlardan bazıları, örneğin Laclau ve Mouffe, radikal demokrasi yoluyla Marksizmi aşmayı hedeflerken, bazıları da Slavoj Žižek, Alain Badiou ve diğer örneklerde olduğu gibi taleplerin yerine arzuları koymaya çalışmıştır. Bu radikal düşünürlerin ortak noktalarından biri, devrimci ve dönüştürücü talepleri arzu edilebilirliğe indirgemeleridir. Hepsi de öznel arzuyu teşvik ederken kendilerini toplumsal dönüşümden uzak tutar. Yine de siyasetin sol tarafında olduklarını iddia ederler.</p>



<p>Biyopsikopolitikanın iki ana bileşeni vardır: Birincisi, devlet, toplum, diğer bireyler ve doğa gibi dış dünyadan gelen dürtüleri alan merkezi sinir sistemidir. İkincisi ise psişenin üzerinde çalışmasını sağlayan içsel süreçleridir. Bu anlamda kavram biyopsikolojiye dayanmaktadır. Biyopsikoloji &#8220;davranışın <em>biyolojisinin bilimsel olarak incelenmesidir</em>&#8220;(17).</p>



<p>Biyopsikopolitika, bu çerçevede, davranışların iç dünyası ve bu dünyanın bu etkileşimleri işlerken dış dünya ile etkileşime giren bir bireyin durumunu inceler. Bu, bireyin biyopsikopolitikasıdır; biyopsikoloji ve bilişsel psikoloji üzerine inşa edilmiştir. Bilişsel psikoloji, aşağıdaki şekilde tanımlanan biyopsikolojiye iyi bir eşlikçi olacaktır:</p>



<p>Bilişsel psikoloji nedir? Çevrenin anlamlandırılması ve uygun eyleme karar verilmesinde yer alan içsel süreçlerle ilgilenir. Bu süreçler arasında dikkat, algı, öğrenme, hafıza, dil, problem çözme, akıl yürütme ve düşünme yer alır. Bilişsel psikolojiyi, çeşitli bilişsel görevleri yerine getiren insanların davranışlarını gözlemleyerek insan bilişini anlamayı amaçlamak olarak tanımlayabiliriz. Bununla birlikte, &#8220;bilişsel psikoloji&#8221; terimi, insan bilişini anlamak için ilgili bilgi olarak beyin aktivitesini ve yapısını içerecek şekilde daha geniş anlamda da kullanılabilir.(18)</p>



<p>Gördüğümüz gibi bilişsel psikoloji de biyolojik-psikolojik süreçleri anlamak için önemli bir araçtır. Bunun yanı sıra dilbilim, algı gibi bileşenleri felsefede de detaylandırılan kavramlardan oluşmaktadır. Bu kavramların yeniden ele alınması, felsefenin daha sağlam temeller üzerinde çalışmasını sağlayabilir.</p>



<p>Biyopsikopolitikanın ikinci ayağı toplumsal alandır. Bu alanda, yukarı ve aşağı doğru ilişkilere dayalı olarak toplumun ve toplumdaki bireyin oluşumundan bahsedilir (yukarı doğru, örneğin bireye karşı toplum; topluma karşı devlet veya yönetimsellik ve aşağı doğru, toplumun ve devletin birey üzerindeki etkisi ve toplumdaki bireyler arasındaki karşılıklı ilişkiler). Bu alan, sosyoloji gibi diğer sosyal bilimlerle yakından ilişkili olacaktır. Sosyoloji toplumu incelerken, sosyal psikoloji bireyleri toplumla olan bağlantıları içinde inceler. Sosyal psikologların da giderek artan bir şekilde sosyal bilişi(19)- toplumsal düzeyde bilişi- inceledikleri göz önünde bulundurulduğunda bu kısım da önemlidir.</p>



<p>Freud, psikanalitik iddialarının geçerliliği ne olursa olsun, bilinçdışının evrenimizdeki rolünü yeniden canlandırma girişiminde cesurdu.</p>



<p>Haz ve ölüm dürtülerine yaptığı vurgu, bireysel ve toplumsal ilişkilerimizde hala önemini korumaktadır. Ancak benim amacım Herbert Marcuse&#8217;nin yaptığı gibi Freud&#8217;u yeniden felsefi bir çerçeveye oturtmak değil. Amacım, biyolojik-psikolojik çerçeveyi Marcuse&#8217;nin çerçevesi üzerine inşa ederken, toplumu mevcut olandan daha iyi bir gerçekliğe dönüştürmek için farklı bir kurgu kullanmaktır.</p>



<p>Bu nedenle biyopsikopolitika aşağıdaki ana noktalara</p>



<p>odaklanmalıdır:</p>



<ol class="wp-block-list" type="a">
<li>Toplumun birey üzerindeki etkisi ve bunun tersi &#8211; sosyal psikoloji</li>



<li>Bireyin diğer bireyler ve toplumla bağlantılı olarak kendi merkezi sinir sistemi aracılığıyla benliği üzerindeki etkisi &#8211; biyopsikoloji ve bilişsel psikoloji.</li>
</ol>



<p>Bu iki nokta birbiriyle bağlantılı olarak ele alınmalıdır. Birbirlerinden yalıtılmamışlardır; aksine, birbirlerini etkiler ve tamamlarlar. Bu ikisi arasındaki temel bağlantı çok daha önce Marx tarafından Louis Bonaparte&#8217;ın On Sekizinci Brumaire&#8217;i adlı ünlü makalesinde kurulmuştur:</p>



<p>İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama bunu kendi istedikleri gibi yapmazlar; kendi seçtikleri koşullar altında değil, doğrudan karşılaşılan, verilen ve geçmişten aktarılan koşullar altında yaparlar. Tüm ölü nesillerin geleneği, yaşayanların beynine bir kabus gibi çöker.(20)</p>



<p>Marx toplumun doğasını özünde kavramıştır. Toplumun ve bireylerin dönüştürücü failliğinden bahsederken, geçmişte meydana gelen ve hala toplumu ve bireyleri yöneten, yönlendiren veya yönlendiren mevcut yapıların etkisinin de farkındadır. Dolayısıyla bu temel unsurlar değişmemiş, ancak biçimleri tarihimiz boyunca evrilmiş ve dönüşmüştür. Kabusların üstesinden gelmek, toplumu ve bireyleri bu tür kabusların minimize edildiği ve en iyi ihtimalle ortadan kaldırıldığı bir topluma dönüştürmek anlamına gelir. Marx&#8217;ın ortaya koyduğu şey, kurumların toplumu ve bireyleri şekillendirdiği, ancak bireylerin ve toplumun da &#8211; kolektif bir bakış açısıyla &#8211; toplumu etkileyebileceği ve hatta dönüştürebileceğidir. Bu, praksis yoluyla kazanılan algı ve farkındalık yoluyla mevcut statükonun olumsuzlanmasını gerektirir.</p>



<h1 class="wp-block-heading">Son Sözler</h1>



<p>Biyopsikopolitika, Marksist çerçevenin, teorinin kendisinin toplumun sürekli değişen biçimleri temelinde gözden geçirilmesi gerektiği önerisine dayanmaktadır. Sermaye ve emek arasındaki antagonizmalar devam etse bile, toplumun, ilişkilerin ve algılarımızın coğrafi-mekânsal ve tarihsel koşullar aracılığıyla değiştiğini inkâr edemeyiz. Bu nedenle, yeni eleştirel çerçevelerin benimsenmesi gerektiğine inanıyorum. Bu çerçeveler, post-endüstriyel toplumun eleştirel ve diyalektik bir analizinden oluşuyor. Ve birey düzeyinde kullanılan psikanalitik çerçevenin yerini bilişsel ve biyopsikolojik çerçevelerin alması gerektiğini öneriyorum.</p>



<p>Bugün, endüstri toplumuna ilişkin yorumlar artık tek boyutluluğumuzu neoliberal çerçevede yeterince analiz edemiyor. Hayatlarımız, hizmet sektörünün sınırlarını zorlayan teknolojik ilerlemeler nedeniyle dramatik bir şekilde değişti. Bugün hizmet sektörü baskın sektör konumunda. Finans, endüstriyel üretim üzerinde üstünlüğe sahip. Dolayısıyla tüm bu değişimleri değerlendirmek için felsefe ve sosyal bilimlerde yeni yaklaşımlar kaçınılmazdır. Biyopsikopolitika, hem toplumsal hem de bireysel düzeyde, felsefede bu tür analizler ve eleştiriler için bir çerçeve sağlayabilir.</p>



<p>Felsefede eleştirel teori temel bir öneme sahiptir. Eleştirel teorinin en önemli bileşenlerinden biri, kendi konumu ve tutumu üzerine düşünmektir. Bu, teorik çerçevenin içkin ve diyalektik bir eleştirisini gerektirir. Eleştirel teori ancak bu öz-düşünümsel yaklaşım sayesinde yeterli ve ilerici felsefi yorumlar sağlayabilir.</p>



<p>Bu makale, biyolojik-psikolojik boyut temelinde bu felsefi çerçevenin açılışını yapmaktadır. Byung-Chul Han&#8217;ın psikopolitikasını eleştirmeye çalışmadığımı da belirtmeliyim. Bunun nedeni psikopolitikanın biyopolitikadan izole edilememesidir. Aynı yapıya ait ve birbirleriyle bağlantılı olarak birlikte incelenmeleri gerekir. Han&#8217;ın çalışması biyopolitikaya bir alternatif ve antitez olarak görünüyor ve bence bu konuyla ilgili değil. Foucault&#8217;nun biyopolitikası ve Han&#8217;ın psikopolitikasının bir sentezi olmayan biyopsikopolitikaya gelince, şu anda var oldukları ve zaman içinde evrildikleri şekliyle toplumu ve bireyi derinlemesine analiz ederek üzerinde çalışmaya devam edeceğim.</p>



<p>Bu bağlamda, Marksist ve Marcusean çerçeveleri ele alacağım. Bu nedenle, bugün itibariyle tam olarak oluşturulmuş bir çerçeve değildir ve ileride ayrıntılı bir şekilde ele alınması gerekecektir.</p>



<p>Referanslar</p>



<p>(1) Foucault, Michel. <em>Toplum savunulmalıdır: Lectures at the Collège de France 1975-1976 </em>çev. David Macey (Londra: Penguin Books, 2004). Özellikle 239-264. sayfalardaki 11. Derse bakınız.</p>



<p>(2) Foucault, Michel. <em>Güvenlik, bölge ve nüfus: Lectures at the Collège de France 1977-1978 </em>çev. Graham Burchell (Hampshire: Palgrave, 2009). Bu derslerde diğer konuların yanı sıra hükümet ve yönetimsellik tartışılmaktadır.</p>



<p>(3) Foucault, Michel. <em>Biyopolitikanın doğuşu: Lectures at the Collège de France 1978-1979, </em>çev. Graham Burchell (Hampshire, New York: Palgrave, 2008). Foucault bu derslerde neoliberalizmi geniş ölçüde tartışır.</p>



<p>(4) Althusser, Louis ve Balibar, Etienne. <em>Lire le Capital I </em>(Paris: François Mas- pero, 1973), 53, 111, 150.</p>



<p>(5) Meaney, Mark E. <em>Organik Birlik Olarak Kapital: Marx&#8217;ın Grundrisse&#8217;sinde Hegel&#8217;in Mantık Biliminin Rolü </em>(Springer Science+Business Media Dordrecht, 2002).</p>



<p>(6) Moseley, Fred ve diğerleri, <em>Marx&#8217;s Capital and Hegel&#8217;s Logic: A Reexamination </em>(Leiden: Brill, 2014). Bu kitap, Marx&#8217;ın Kapital&#8217;de Hegelci mantığı nasıl kullandığına dair çeşitli tartışmalar içermektedir.</p>



<p>(7) Marx, Karl. <em>Karl Marx, Frederick Engels: Collected Works, Vol. 35 </em>(Interna- tional Publishers, 1996), 19. Collected Works&#8217;ün (CW) bu cildi Kapital&#8217;in 1 cildinden oluşmaktadır.st</p>



<p>(8) Foucault, Michel. &#8216;What Is Enlightenment?&#8217; [1984], <em>The Essential Foucault </em>içinde: <em>Foucault&#8217;nun Temel Eserlerinden Seçmeler 1954-1984</em>, ed. by P. Rabinow and N. Rose (New York ve Londra: The New Press, 2003), 43-57.</p>



<p>(9) Foucault, Michel. <em>Güvenlik, bölge ve nüfus: Collège de France&#8217;da dersler 1977-1978</em>, 106.</p>



<p>(10) A.g.e., 108.</p>



<p>(11) Foucault, Michel<em>. Biyopolitikanın doğuşu: Collège de France&#8217;da dersler 1978- 1979</em>, 20.</p>



<p>(12) A.g.e., 22.</p>



<p>(13) Foucault, Michel. <em>Cinselliğin Tarihi Cilt 1</em>: <em>Bir Giriş </em>çev. Robert Hurley (New York: Pantheon Books, 1978), 144.</p>



<p>(14) Ibid.</p>



<p>(15) Rockhill, Gabriel, &#8220;Foucault: The Faux Radical&#8221;, <em>The Philosophical Salon</em>, 12 Ekim 2020. https://thephilosophicalsalon.com/foucault-the-faux-radical/</p>



<p>(16) Marcuse, Herbert. <em>Beş Ders: Psychoanalysis, Politics, and Utopia </em>transl. by Jeremy J. Shapiro <em>and </em>Shierry M. Weber (London: Allen Lane, The Pen- guin Press, 1970) 9.</p>



<p>(17) Pinel, John P. J. ve Barnes, Steven J.. <em>Biyopsikoloji </em>11th Baskı (Londra: Pearson, 2022), 28.</p>



<p>(18) Michael W. Eysenck ve Mark T. Keane. <em>Bilişsel Psikoloji: A Student&#8217;s Handbook </em>(Londra, New York: Psychology Press, 2020), 1.</p>



<p>(19) A.g.e., 1.</p>



<p>(20) Marx, Karl. <em>Karl Marx, Friedrich Engels: Collected Works, Vol. 11</em>, <em>Marx and Engels: 1853-55 </em>(Lawrence &amp; Wishart, 1987), 103.</p>



<p>&nbsp;</p>



<p>Not: Bu makale yazarından izinsiz kısmen veya tamamen yayınlanabilir. Sadece kaynak gösterilmesi gerekir. Makalenin İngilizce orijinaline <a href="http://Cengizhan Kaptan - Biopsychopolitics">http://sphr-bg.org/16/131/501.html</a> adresinden ulaşılabilir. </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Foucault: Sahte Radikal &#8211; ÇEVİRİ</title>
		<link>https://kaptanacademy.org/foucault-sahte-radikal-ceviri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cengizhan Kaptan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Oct 2022 23:31:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştirel Teori]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Frankfurt Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[biyopolitika]]></category>
		<category><![CDATA[diyalektik]]></category>
		<category><![CDATA[eleştirel teori]]></category>
		<category><![CDATA[engels]]></category>
		<category><![CDATA[Foucault]]></category>
		<category><![CDATA[hegel]]></category>
		<category><![CDATA[marksizm]]></category>
		<category><![CDATA[Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Michel Foucault]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://cengizhankaptan.com/?p=824</guid>

					<description><![CDATA[Gabriel Rockhill &#8211; makalenin orijinali için: https://thephilosophicalsalon.com/foucault-the-faux-radical/ Radikal Şifacı Batlamyus, tüm ampirik verileri merkezi, düzenleyici bir yanlış varsayımla, yani dünyanın merkezde olduğu varsayımıyla uyumlu hale getirmek için aşırı derecede karmaşık bir evren modeli inşa etmiştir. Michel Foucault, göreceğimiz gibi, çağdaş sosyal bilime benzer bir katkıda bulunmuştur. Başlangıçta görünürdeki materyalist titizliği, görünürdeki radikal tarihselciliği ve sözde [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Gabriel Rockhill &#8211; makalenin orijinali için: https://thephilosophicalsalon.com/foucault-the-faux-radical/</strong></p>



<p><strong>Radikal Şifacı</strong></p>



<p>Batlamyus, tüm ampirik verileri merkezi, düzenleyici bir yanlış varsayımla, yani dünyanın merkezde olduğu varsayımıyla uyumlu hale getirmek için aşırı derecede karmaşık bir evren modeli inşa etmiştir. Michel Foucault, göreceğimiz gibi, çağdaş sosyal bilime benzer bir katkıda bulunmuştur.</p>



<p>Başlangıçta görünürdeki materyalist titizliği, görünürdeki radikal tarihselciliği ve sözde siyasi hendekçiliği nedeniyle pek çokları gibi beni de cezbeden Foucault mirası üzerinde ve dışında onlarca yıl çalıştıktan sonra, yıllar geçtikçe onun tarihlerinin tüm düzenleyici çerçevesinin temelden kusurlu olduğu benim için giderek daha açık hale geldi.[1] Batlamyus gibi, etkileyici bir iç mantıkla işleyen birçok karmaşık ve güzel detaylandırılmış parçaya sahip karmaşık bir güneş sistemi modeli inşa etmiştir, ancak amacı, en temel özelliği olan küresel kapitalizmi, emperyalizm, sömürgecilik, sınıf mücadelesi, ekolojik yıkım, cinsiyete dayalı işbölümü ve ev köleliği, ırksallaştırılmış sömürü ve baskı gibi tüm bileşenleriyle birlikte önceden dışlayarak veya önemli ölçüde küçümseyerek bir dünya modeli geliştirmektir.</p>



<p>Foucault, materyalist analiz yoluyla kapitalizmin totalleştirici bir sistem ve modern dünyanın örgütlenmesinin arkasındaki merkezi itici güç olduğunu gösteren Marksizmin gerçekleştirdiği Kopernik devrimini reddederek, kendisini, tanımlamaya çalıştığı sistemlerin tam olarak <em>neden ortaya çıktığını, </em>toplumsal bütünlük içindeki kesin işlevlerinin <em>ne olduğunu </em>ya da <em>nasıl </em>dönüştürülebileceklerini materyalist terimlerle yeterince açıklayamama konumuna sokmuştur. Tarihsel materyalizmin açıklayıcı ve dönüştürücü gücüne düşman bir dünya görüşüne bağlı olduğu için, karmaşıklaştırma kültünün entelektüelleri hem cezbedeceği hem de kafalarını karıştıracağı ve böylece Michael Parenti&#8217;nin radikal bir analiz olarak adlandırdığı şeyin derin eksikliğinden uzaklaştıracağı umuduyla, en iyi ihtimalle güneş sistemi modeline yalnızca ek yörüngeler veya nesneler ekleyebilirdi.</p>



<p>Bunun nedenlerinden biri, birçok Fransız teorisyen arkadaşı gibi Foucault&#8217;nun da çalışmalarını önceki bilgi biçimlerinden ve sözde fikirler pazarındaki rakiplerinin araştırmalarından farklılaştırmak için yoğun bir güdüyle hareket etmesidir. Bu nedenle bilimsel yazılarında kendine özgü açıklamalara, kavramsal yeniliklere ve neolojizmlere çok yüksek bir öncelik vermiştir. <em>Foucault </em>markası, kolektif bilgi üretimi geleneklerinden yararlanmak ve bu geleneklerin daha da gelişmesine katkıda bulunmak yerine, kendi bireysel geçmiş vizyonuna özgü ve bu şekilde pazarlanabilen yeni tarihler ortaya koymaktadır.</p>



<p>Bunların maddi tarihten çeşitli unsurlar içerdiği ve en derin içgörülerinin çoğunu Marksist gelenekten ödünç aldığı ve uyarladığı kesinlikle doğru olsa da, bunlar her zaman kendi tekil damgasını taşıyan benzersiz kavramsal konfigürasyonlarda birleştirilir. Örneğin <em>episteme, ideolojiyi </em>tartışmanın çok daha rafine, yani idealist bir yolu olarak sunulur. <em>İktidar, </em>Louis Althusser&#8217;in <em>ideolojinin materyalist kavranışı </em>olarak adlandırdığı şeyi tanımlamanın daha kentsel -çünkü belirsiz ve sınıf mücadelesinden bağımsız- bir yolu olarak tanıtılır. <em>Arkeoloji </em>ve <em>soybilim, </em>kısmen Marksizmin karmaşık tarihini kaba bir karikatüre indirgeyerek, <em>tarihsel</em> <em>materyalizmin </em>işgal ettiği alana itiraz etmeye çalışır.[2] <em>Eleştirinin </em>söylemsel <em>pratiği, </em>bizi <em>devrimci teori ve pratiğe </em>düşüncesizce dalmaktan kurtarabilecek eşsiz bir küçük burjuva ahlaki otorite olarak öne çıkıyor.</p>



<p>Eğer Foucault&#8217;nun, Kızıl Tehlike&#8217;ye sırtını dönen Fransız teorisyenlerin desteklenmesine prim verildiği bir dönemde, kapitalist teorik pratiği küresel teori endüstrisinin ihtiyaçlarıyla sorunsuz bir şekilde birleşen araçsallaştırılmış bir entelektüel olduğu yaygın olarak kabul edilseydi, bu makalenin büyük bir kısmı gereksiz olurdu. Ancak Foucault, Batı medeniyetinin temellerini sorguladığı ve aklın, hakikatin, bilimin, tıbbın, cezanın, cinselliğin ve benzerlerinin gelişimine ilişkin baskın tarihsel mitlere meydan okuduğu iddiasıyla genellikle bir radikal olarak anlaşılmaktadır. Dahası, kendilerini Foucaultcu olarak takdim edenler, en azından akademik bir ortamda, bazen sadece radikal değil, kendilerinden öncekilerin hepsinden olmasa da birçoğundan çok daha radikal olarak algılanmaktadırlar (bunun nedeni, hiç de azımsanmayacak ölçüde, &#8220;Marx&#8221; adını verdikleri bir saman adama yönelttikleri eleştirilerdir).</p>



<p>O halde açıklığa kavuşturmak istediğim çelişki budur ve bu çelişki hiçbir şekilde Foucault&#8217;ya özgü değildir. Bu, <em>radikal şifacının çelişkisidir, </em>yani belirli çevrelerde radikal görünen ancak birincil toplumsal işlevi mevcut sistem <em>içinde </em>gerçekten radikal eleştiriyi iyileştirmek ve böylece eleştirinin sol sınırını denetlemek olan entelektüelin çelişkisidir. O halde beni ilk ve en çok ilgilendiren şey, Foucault&#8217;nun çalışmalarının -diğer Fransız kuramcılarınki gibi, ama genellikle Derrida, Deleuze, Lacan ve benzerlerinden daha politik bir gösteriş ve tarihsel bir yetenekle- nasıl olup da[3]-çok daha büyük bir tarihsel yeniden yapılanmada önemli bir rol oynamış olduğudur: anti-kapitalist devrimci siyasetten uzaklaşarak sağa doğru kademeli ama kararlı bir adım atan Batı entelijansiyasının büyük ideoloji biçiminde yeniden düzenleyerek. Bu sürecin Foucault örneğinde nasıl geliştiğini görebilmek için -ki elbette sayısız güç bu sürece dahil olmuştur ve hiçbir şekilde tek başına ona bağlı değildir- onun değişken siyasetinin evrimini ortaya koymak ve bağlamsallaştırmak faydalı olacaktır. Bu, net bir modeli ön plana çıkarmamıza ve birçok maskenin ardındaki adamı tanımlamamıza olanak sağlayacaktır.</p>



<p><strong>Aristokratik Radikalizm</strong></p>



<p>Foucault, Fransız entelijansiyasının çoğunun Marksist olduğu ilk yıllarında, biyografisini yazan Didier Eribon&#8217;a göre &#8220;şiddetli bir anti-komünist&#8221; olarak ün kazanmıştır.[4] Bu, Sovyetler Birliği&#8217;nin Nazizmi yendiği ve komünizmin Fransa&#8217;da son derece geniş bir desteğe sahip olduğu İkinci Dünya Savaşı&#8217;nın ardından gerçekleşti. Dolayısıyla onun yakın tarihsel bağlamı, Nazi işbirliğinden dolayı Sağ&#8217;ın ezici bir şekilde gözden düştüğü ve anti-kapitalist Sol&#8217;un faşizme karşı dünya-tarihsel savaşının başarısı nedeniyle yüksek bir noktada olduğu bir bağlamdı. Biraz muhafazakar bir üst orta sınıf ailede yetişmiş olan Foucault&#8217;nun öğrencilik yıllarında kısa bir süreliğine bu savaş sonrası sol dalgaya kapıldığı doğrudur. Hatta Althusser&#8217;in etkisiyle birkaç aylığına Fransız Komünist Partisi&#8217;ne üye olmuştur. Bununla birlikte, bir başka biyografi yazarı David Macey&#8217;e göre, katılımı yaygın olarak bağlılıktan yoksun olarak kabul edildi ve ciddiyetsizliğiyle dikkat çekti. Foucault&#8217;nun kendisi daha sonra o dönemdeki siyasi pozisyonunu &#8216;Nietzscheci Marksizm&#8217; gibi oksimoronik bir ifadeyle tanımlamıştır. Elbette Nietzsche şiddetle Marksizm karşıtıydı ve sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin üstesinden gelmeye çalışanları kötülerken defalarca üstün ırkın doğal üstünlüğünü savundu.</p>



<p>Foucault&#8217;nun erken dönem çalışmalarının bir kısmı Marksizmle ve özellikle de Althusser&#8217;in etkisiyle tereddütlü ve ihtiyatlı bir ilişki içinde olduğunun izlerini taşısa da, 1960&#8217;lar boyunca Marksist geleneğe çok güçlü bir şekilde karşı çıkmıştır. Bernard Gendron&#8217;a göre 1968&#8217;den önce, &#8220;küçümseyici bir şekilde apolitik, Fransız Komünist Partisi&#8217;nin acımasız bir eleştirmeni [&#8230;], De Gaulle yanlısı bir teknokrat ve insan eyleminin gücünü reddeden biri olarak ün yapmıştı.&#8221;[5] Onu ilgi odağı haline getiren <em>The Order of Things </em>(1966) kitabında, Marksizmin tarihte gerçek bir kırılma yaratmak ya da radikal bir geri dönüş önermek şöyle dursun, burjuva iktisadıyla aynı epistemolojik yapılanma <em>içinde ve onun </em>sonucu olarak ortaya çıktığını ilan etti. Materyalist bir bakış açısından bakıldığında, görünürdeki karşıtlıkları Foucault için yalnızca yüzeysel bir yanılsamaydı. Klasik bir idealist tersine çevirmeyle, tarihsel materyalizm böylece ana taşıyıcı statüsü verilen bir fikirler sistemine entegre edildi. Dahası Foucault, herhangi bir maddi kanıttan yoksun bir <em>ex-cathedra</em> açıklamasıyla, Marksizmin 19th yüzyılda sudaki bir balık gibi olduğunu, ancak başka her yerde &#8220;<em>nefes almayı bıraktığını</em>&#8221; ekledi.[6] Kısacası Marksizm, 20. yüzyılın anti-kapitalist devrimleri aracılığıyla dünyayı maddi olarak değiştirmeyi başarır başarmaz ölen canlı bir teoriydi. Görünüşe göre mesele dünyayı değiştirmek değil yorumlamaktı ve pratiğe kaçış entelektüel düzene geri dönüşü gerektiriyordu.</p>



<p>Foucault&#8217;nun gerici ve idealist pozisyonunun, o dönemde Fransa&#8217;daki en görünür Marksist entelektüellerden ikisi ile kamuoyunda büyük bir tartışmaya yol açması şaşırtıcı değildir: Jean- Paul Sartre ve Simone de Beauvoir. <em>Şeylerin Düzeni&#8217;nin </em>yazarı, bir Marksist olarak Sartre&#8217;ın, sudan çıkmış balık gibi 20. yüzyılı düşünmeye çalışan 19. yüzyılın bir adamı olduğunu açıkça ilan ettiği yüzyıl &#8220;muhteşem ve acınası&#8221; idi.[7] Kendine özgü kehanet açıklamalarından birini yaparak, onu &#8220;son Marksist&#8221; olarak etiketleyecek kadar ileri gitti.[8] Sartre ve Beauvoir, Foucault&#8217;nun burjuvazinin Marksizme karşı dikebileceği son bariyer olduğunu açıklayarak karşılık verdiler: sayısız denemeden sonra onun materyalist tarih açıklamasını çürütemeyen burjuvazi, Foucault figürü aracılığıyla onu tarihin çöplüğüne atarak basitçe ortadan kaldırmaya başvurdu.</p>



<p>Sartre ve Beauvoir gibi Marksist entelektüeller enternasyonalist olup sömürgecilik karşıtı mücadelelere yatırım yaparken, Foucault kendi kapısının önündeki devrimci bağımsızlık hareketlerini mutlulukla görmezden geldi ve emperyalizmin küresel tarihine ya çok az ilgi gösterdi ya da hiç ilgi göstermedi (İsrail&#8217;i tereddütsüz desteklemesine rağmen).[9] Bunun yerine, neredeyse istisnasız olarak, Avrupa-merkezci bir analiz çerçevesini sürdürdü. &#8220;<em>Kendi teorilerinin emperyal bağlamını görmezden gelen</em>&#8221; diye bahsettiği Foucault hakkında, Edward Said, uygun bir şekilde, &#8220;<em>Foucault aslında hem yalnız bireysel akademisyenin hem de onu içeren sistemin prestijini paradoksal bir şekilde güçlendiren karşı konulmaz bir sömürgeleştirme hareketini temsil ediyor gibi görünüyor</em>&#8221; dedi.[10]</p>



<p>Belki de en bariz örneği ele alacak olursak, Foucault Cezayir&#8217;in bağımsızlığı için verilen mücadeleye destek vermediği için kendi kuşağının en önemli olaylarından birini &#8216;kaçırmıştır&#8217;.[11] Her ne kadar en azından bir röportajında bunun sebebinin o sırada yurtdışında olması olduğunu iddia etse de (sanki bu durum bir kişinin bir hareketi desteklemesini engelleyecekmiş gibi), aslında 1960 yılında Fransa&#8217;ya dönmüştür, oysa savaş 1962 yılına kadar sona ermemiştir. Siyasi sempatisini geriye dönük ve oportünist bir şekilde, o dönemde açıkça desteklemediği mücadelelerle aynı çizgide gösterme eğilimi biyografilerinde birden fazla kez karşımıza çıkmaktadır ve göreceğimiz gibi 1968 sonrası yeniden konumlanışının karakteristik özelliğidir. Fransız devletinin Cezayir kurtuluş hareketine yönelik terörist baskısı sırasında Foucault, Macey&#8217;in ifadesiyle, &#8220;generalin [de Gaulle] Cezayir&#8217;deki durumu ele alışına ve ardından gelen dekolonizasyon sürecine genel olarak olumlu bir bakış açısı&#8221; benimsemişti.[12]</p>



<p>Foucault&#8217;nun anti-kapitalist ve sömürgecilik karşıtı mücadeleleri genel olarak reddetmesi, Eribon ve diğerlerine göre de Gaulle&#8217;ü desteklemesi ve Fransa&#8217;nın en prestijli kurumlarının güç ağları içinde elit bir operatör olarak tanınması göz önüne alındığında, daha sonra militan bir solcu olarak tanımlanması biraz şaşırtıcı görünebilir. Aslında, Foucault&#8217;nun 1962&#8217;den 1966&#8217;ya kadar asistanlığını yapan Francine Pariente, onun aniden sola kaymasına hiçbir zaman inanamadığını söylemiştir.[13] Tarihsel olarak konuşmak gerekirse, bunun büyük bir kısmı 1968 ve sonrasında 1960&#8217;ların en önde gelen düşünürleri ile kendi kuşaklarını sarsan olaylar arasında kurulan yanlış analojiyle ilgiliydi. Foucault&#8217;nun çalışmalarının 1968&#8217;e giden yıllarda oldukça görünür olduğu doğru olsa da, elbette ayaklanmaya önemli bir şekilde olumlu katkıda bulunduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Cornelius Castoriadis açıkça &#8220;<em>Foucault 1968&#8217;e kadar gerici pozisyonlarından saklanmadı</em>&#8221; demiştir.[14] Aslında Foucault, öğrenci isyanının başlıca kıvılcımlarından biri olarak kabul edilen De Gaulle&#8217;cü üniversite reformlarını kaleme alan hükümet komisyonunda görev yapmıştı. Komisyonun hazırlık raporlarından birkaçını yazmış ve formüle edilmesine yardımcı olduğu reformlara karşı açık bir muhalefet belirtisi göstermemiştir.[15] Harekete ya da dayanışma eylemlerine katılmamış olması (çoğunlukla yurtdışında olduğu için), hatta o sırada kamuoyu önünde desteğini ifade etmemiş olması bu nedenle şaşırtıcı olmamalıdır: Foucault 1968&#8217;de barikatların herhangi bir tarafındaysa, bu, görev bilinciyle hizmet ettiği De Gaulle&#8217;cü devlet tarafından güçlendirilen taraftaydı.</p>



<p>Bununla birlikte, 1960&#8217;ların sonlarının, 1967&#8217;deki Tunus öğrenci hareketiyle başlayarak <em>Şeylerin Düzeni&#8217;nin </em>yazarı üzerinde radikalleştirici bir etkisi olduğu doğrudur ve bu onun kamuoyundaki solcu imajını kısmen açıklamaktadır. Kendisinin de daha sonra çeşitli vesilelerle iddia edeceği gibi, bu an onun siyasi uyanış çağrısıydı ve gizlice desteklediği Tunuslu öğrencilerin aktif Marksizmlerinden etkilendi.[16] 1968&#8217;deki isyanın ardından Fransa&#8217;ya döndüğünde, &#8220;<em>kültürel devrime olan inançlarını paylaşmaksızın</em>&#8221; Maoistlere genel olarak sempati duyduğunun işaretlerini verdi.[17] Yeni siyasi iklime uyum sağlamak için hızla sola kayarken, biyografi yazarlarına göre kısmen gerekli sokak kimliklerini hızla güvence altına almak için üniversite işgallerine ve halk eylemlerine katılmaya başladı.</p>



<p>1970<em>&#8216;</em>lerin başında Foucault, hapishanelerle doğrudan ilgili olanlardan (onların yerine konuşmak yerine) bilgi toplayıp yayarak hapishanelerin koşullarını ifşa etmeyi amaçlayan <em>Groupe d&#8217;Information sur les Prisons&#8217;un (</em>GIP) kurucuları arasında yer aldı ve öncülüğünü yaptı. GIP, üyesi Gilles Deleuze&#8217;ün ifadesiyle &#8220;<em>Marksizmin yeniden dirilişiyle mücadele etmeye çalışan bir grup</em>&#8221; olarak işlev görüyordu ancak belirli bir ideoloji ya da siyasi çizgiye sahip değildi (üyeleri arasında Hıristiyanlar, Maoistler ve &#8216;bağlantısız&#8217; bireyler de vardı).[18] GIP, Kara Panter Partisi&#8217;nin Mareşali George Jackson&#8217;ın 1971&#8217;de hapishanede öldürülmesi üzerine önemli bir broşür yayınlayarak ona desteğini ifade etmiş olsa da, Foucault özel yazışmalarında BPP&#8217;yi &#8220;<em>Marksist toplum teorisinden arınmış stratejik bir analiz</em>&#8221; geliştirdiği için ilginç bir şekilde övmüştü (BPP yine de Marksistti).[19] Joy James ve Angela Davis, Foucault&#8217;yu ABD hapishane sistemini anlamadığı, Avrupa merkezciliği ve modern hapishanedeki ırksal ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, işkence ve terörü sildiği için eleştirmişlerdir.[20]</p>



<p>Foucault o dönemde çalışmalarını, Sartre ve diğer Marksistler gibi hakikate ve gerçekliğin sistemik bir açıklamasına erişebileceğini iddia eden evrensel bir entelektüelden ziyade, bilgi ve söylem alanındaki yerel iktidar mücadeleleri için kendi özel uzmanlığını seferber eden belirli bir entelektüel olarak kavramsallaştıracaktı. Zamanın en yaygın ve kanıtlanmamış idealist analojilerinden birine bağlı kalarak düzenli olarak öne sürdüğü ikinci yönelim, bir şekilde &#8216;totalitarizm&#8217; uygulamasına benzeyen totalleştirici bir entelektüel projeydi. İdealistlere göre, toplumsal bütünlüğü <em>düşünme </em>eyleminin kendisi bir totalleştirme <em>pratiğidir ve </em>dolayısıyla &#8216;totaliter&#8217;dir, çünkü fikirler tarihin ana taşıyıcılarıdır (ve onları kulağa benzer gelen kelimeler arasında serbest ilişki kurmak için kullanabilirsiniz).</p>



<p>Bu sözde kötü düşünme biçiminden kaçınmak için Foucault akademik uzmanlaşmayı, sermaye altında kurumsallaşmış bilgi üretiminin ayrılmaz bir parçası olan entelektüel Taylorizmi açıkça benimsedi. Ayrıca entelektüelleri kendi yerel bağlamlarındaki anonim, merkezsizleşmiş &#8216;iktidar mikrofiziğine&#8217; odaklanmaya ve böylece küresel sınıf mücadelesinde işleyen iktidar makrofiziğini açıklama ve ona karşı mücadele etme projesini terk etmeye teşvik etti. Bu şekilde ve dikkat çekici derecede az istisna dışında, yaşadığı dönemin büyük emperyal projelerine <em>açık çek </em>verdi. Bunu açıkça görmek için onun sözde &#8216;<em>bugünün tarihi</em>&#8216;ni William Blum, Michael Parenti ya da Walter Rodney gibi anti-emperyalist entelektüeller tarafından yazılanlarla karşılaştırmak yeterlidir.</p>



<p>Yine de 1960&#8217;ların sonu ve 1970&#8217;lerin başı Foucault&#8217;nun <em>angajmanının </em>en yüksek olduğu dönemdi. Çok sayıda kamusal eyleme katılmış, dilekçeler imzalamış, belirli mücadeleleri kamusal veya özel olarak desteklemiştir. &#8220;<em>Hiçbir zaman yerleşik bir siyasi örgütün üyesi olmamasına</em>&#8221; ve soldaki hakim ideolojiler açısından net ve tutarlı bir siyasi pozisyon belirlememesine rağmen, kararsız siyaseti, anarşist, liberal ve liberter unsurlar da içeren Maoist entelektüel çevrelere yönelme eğilimindeydi.[21] Ancak Marksist olmadı ve liberaller gibi onun da kaygılarının çoğu, kolektif toplumsal dönüşüme yönelik enternasyonalist bir çerçeveye yerleştirilmiş sistemik bir eleştiriden ziyade belirli toplumsal meseleler, bireysel vakalar ve ahlaki açıdan &#8216;<em>tahammül edilemez</em>&#8216; olanla ilgiliydi.</p>



<p>Foucault, 1968&#8217;in ardından hızla büyüyen ekolojik ve feminist hareketleri ve eşcinsel kurtuluş hareketini genellikle görmezden geldi. İkincisine sempati duysa ve çeşitli şekillerde desteklese de, burjuva ve hetero-patriarkal devleti yıkmayı amaçlayan militan genç <em>Front Homosexual d&#8217;Action Révolutionnaire&#8217;e (FHAR</em>) şüpheyle yaklaşmıştır. Foucault, FHAR&#8217;ın aktivizminin yeni gettolaşma biçimlerine yol açabileceğinden korktu ve 1979&#8217;daki kongrelerinde konuşma davetini kabul ederek daha eski bir &#8216;<em>homofil</em>&#8216; örgütü olan <em>Arcadie&#8217;</em>ye<em> </em>desteğini ifade etti. FHAR&#8217;ın önde gelen üyelerinden Guy Hocquenghem&#8217;e göre <em>Arcadie</em>, sadece üyelere açık bir kulüp olan ve saygıya dayalı gizliliğe büyük önem veren oldukça burjuva bir kuruluştu. Macey, Foucault&#8217;nun onların kongresinde konuşma kararını, onların daha muhafazakar yaklaşımları lehine ve FHAR&#8217;ın militanlığına karşı kasıtlı bir duruş olarak yorumluyor.</p>



<p>1970&#8217;ler boyunca ve 1980&#8217;lerin başlarında Foucault&#8217;nun değişken siyasi yönelimi, belli belirsiz bir solcu ağırlık merkezinden gittikçe uzaklaştı. Foucault&#8217;nun evrimi, bu dönemde en yakın ve en düzenli siyasi işbirlikçilerinden biri olan André Glucksmann&#8217;ınkinden pek çok yönden farklı değildi. Seçkin muhafazakar akademik ağlarda faaliyet gösterdikten sonra 1960&#8217;ların sonlarında Maocu entelektüel çevrelere kısa süreliğine dahil olan ya da bu çevrelere yakınlaşan her ikisi de komünizmin &#8216;<em>anti-totaliter</em>&#8216; eleştirisini benimsedi ve Doğu&#8217;daki &#8216;muhalif siyasetin&#8217; Batı yanlısı desteğiyle meşgul oldu. Glucksmann ve diğer <em>yeni filozoflar </em>büyük ölçüde Foucault&#8217;nun çalışmalarından yararlandılar ve onu Marksizm karşıtı bir analiz çerçevesi olarak yücelttiler. Foucault da onları hararetle övmüş, özellikle de Glucksmann&#8217;ın <em>Les Maîtres penseurs </em>adlı anti-komünist şapkasına bir methiye yazarak, Hitler ve Stalin&#8217;in ortaklaşa yeni bir holokost biçimi ortaya koydukları fikrine desteğini ifade etmiştir (Kızıl Ordu&#8217;nun Nazi savaş makinesini dünya-tarihsel yenilgiye uğratmasını ayrı tutarak).[22]</p>



<p>Glucksmann&#8217;ın öldürücü anti-komünizmi, Foucault&#8217;nunkine çok benzer şekilde, belirsiz bir pleb popülizmi ve marjinalleştirilmişlerin metafiziğiyle birleşti. Uluslararası sınıf mücadelesi bilinçten çekildi ve yerini sözde totaliter kötülük güçleri ile her ikisinin de &#8216;pleb&#8217; dediği şeyin bozulmamış ahlaki mükemmelliği arasındaki soyut bir savaş aldı. Foucault&#8217;nun da açıkça itiraf ettiği gibi, bu sonuncusu herhangi bir &#8220;sosyolojik gerçekliğe&#8221; tekabül etmiyordu, daha ziyade -burjuvazide <em>de </em>bulunan- güç ilişkilerinden kaçan bir <em>je ne sais quo&#8217;</em>ydu<em>.</em>[23]</p>



<p><em>Yeni filozofların </em>Merkezi İstihbarat Teşkilatı -C-I-A- tarafından önemli varlıklar olarak tanımlanması şaşırtıcı olmamalı, Foucault da öyle. [24] Bir yandan Fransa&#8217;da Marksizmin yıkılmasına büyük katkıda bulundular ve fiilen var olan sosyalizme karşı büyük bir propaganda savaşı yürüttüler. Özellikle, ABD ulusal güvenlik devleti tarafından kutlanan ve desteklenen Doğu&#8217;dan gelen sözde siyasi muhalifler etrafında düzenlenen medya gösterilerine agresif bir şekilde katkıda bulundular.[25] Öte yandan, eleştirel enerjilerinin neredeyse tamamını Doğu&#8217;daki sözde kötülüklere yönelttiler ve savaş sonrası dönemin en büyük emperyal gücü olan ABD&#8217;nin 50&#8217;den fazla yabancı hükümeti devirmeye yönelik faaliyetlerine -açıkça &#8216;<em>insani müdahaleler</em>&#8216; olarak meşrulaştırmaya çalışmadıkları sürece- çok az ilgi gösterdiler. Elbette bu yönelimlerin her ikisi de, 1947 ile 1987 yılları arasında 3.000 büyük ve 10.000 küçük operasyonda en az 6 milyon insanın ölümünden doğrudan sorumlu olan -C-I-A-&#8216;in komünizme karşı dünya savaşı ile mükemmel bir uyum içindeydi (bildiğim kadarıyla bunların hiçbiri en tanınmış güç ilişkileri teorisyeni tarafından dile getirilmedi).[26]</p>



<p>1970&#8217;lerin sonlarına gelindiğinde, kararsız Foucault, fiilen var olan sosyalizmin tüm biçimlerine sadık bir muhalif olarak ortaya çıkmıştı. Foucault 1977&#8217;de verdiği bir röportajda, kendisine göre hiçbir umut ışığı ya da faydalı bir yönelim belirtisi sunmayan sosyalist ülkelerin uzun bir listesini sunmuştur; bunların arasında SSCB, Küba, Çin ve Vietnam da vardır. Bu onu, &#8220;<em>sosyalizmin önemli geleneğinin temelden sorgulanması gerektiği, çünkü</em> <em>bu sosyalist geleneğin tarihte ürettiği her şeyin mahkum edilmesi gerektiği</em>&#8221; şeklindeki görkemli ve kategorik sonuca götürdü.[27] Küresel tarih üzerine yapılan bu ahkam kesmenin ironisi gözümüzden kaçmamalı: akademisyenlerin yalnızca uzmanlık sahibi oldukları alanlara müdahale etmeleri gerektiğini ilan eden, kendi kendini spesifik entelektüel ilan eden biri, tarihsel ya da felsefi çalışmalarının hiçbiri bu tarihle ya da ilgili coğrafi bölgelerle ciddi bir şekilde ilgilenmediği halde, sosyalizmin ölümünü ilan etmekte bir sakınca görmedi. Belki de spesifik <strong>entelektüel fikrinin altında yatan sömürgeci coğrafya</strong>dan bahsetmeyi unutmuştur: Batı&#8217;daki &#8216;şimdinin tarihi&#8217; sonsuz derecede karmaşık ve uzman bilgisi gerektirirken, spesifik Avrupalı entelektüeller dünyanın geri kalanı söz konusu olduğunda gerçek bir bilgi tabanı olmadan vahşi, kategorik beyanlarda bulunabilirler.</p>



<p>Bu bağlamda, Foucault&#8217;nun kararsız &#8216;radikal&#8217; siyasetinin, Avrupa dışında, uzmanlığının olmadığı başka bir alanda yeni bir ilgi nesnesi bulması özellikle anlamlıdır: İran. Foucault, 1978-79 İran Devrimi&#8217;ni güçlü bir şekilde desteklediğini açıkladığında, kimilerine göre bir kez daha devrimci siyasetin yanında yer almış gibi göründü. Ancak bu desteğin nedeni, devrimin -C-I-A- kuklası bir hükümete karşı anti-emperyalist bir mücadele olarak başlaması değildi. Aslında, konuyla ilgili hacimli yazılarında bundan bahsetmez bile. Bunun yerine, Marksist geleneğin iki temel ilkesiyle (İran&#8217;da sahadaki Marksist güçlerin materyalist bir analizini yapmasa da) yollarını ayıran bir devrim olarak ifade ettiği şey ilgisini çekmiştir: sınıf mücadelesi ve devrimci öncü. Foucault, düzenli olarak övdüğü Marksizm karşıtı tarihçi François Furet&#8217;den yararlanarak ve pek de ince olmayan bir Oryantalizm biçimine başvurarak, bu &#8216;geri kalmış&#8217; ulusun Avrupa&#8217;nın geçmişinin bir parçası olan, ancak modernleşmenin doğum sancılarını yaşamayan spiritüalist bir siyaset doğurduğunu iddia etti. Görüşleri ve genel olarak durum hakkındaki bilgi eksikliği nedeniyle sert bir şekilde eleştirildi ve çağdaş politika üzerine gazetecilik açıklamaları yayınlamayı gizlice bıraktı.</p>



<p>1970&#8217;lerin sonları ve 1980&#8217;lerin başlarında Foucault&#8217;nun sol siyasete olan nispeten kısa süreli aşkı, tamamen tiksinti ve reddetmeye dönüşmüştü. Daha 1975&#8217;te, kendisine gruplarıyla Marx hakkında konuşmak isteyip istemediğini soran bir göstericiye şu yanıtı vermişti &#8220;<em>Artık benimle Marx hakkında konuşmayın. O beyefendinin adını bir daha asla duymak istemiyorum&#8230; Marx&#8217;la işim tamamen bitti.</em>&#8220;[28] Giderek gericileşen Glucksmann gibi, 1978-79 derslerinde açık bir şekilde &#8220;<em>farklılık sistemlerinin optimizasyonunun olduğu, alanın dalgalı süreçlere açık bırakıldığı, azınlık bireylere ve uygulamalara tolerans gösterildiği bir toplum</em>&#8221; fikrine dayandığını söylediği <strong>neoliberalizmden giderek daha fazla etkilenmeye başladı.</strong>[29] Neoliberalizm üzerine yapılan tüm titiz Marksist araştırmalardan farklı olarak Foucault, dikkatimizi öncelikle onun ideolojik unsurlarına yöneltmekte ve bu unsurları, küresel bir süper sömürü ve yoğunlaştırılmış baskı projesi olarak emperyalist ve sömürgeci karakterine değil, sözde farklı bir siyaset düşünme biçimi olarak değerlendirmektedir.</p>



<p>Aynı zamanda, &#8220;sessizliğe&#8221; ve &#8220;tamamen çekimserliğe&#8221; yatırım yapan, aktif olmayan bir isyancı olduğunu ileri sürerek kendisini öğrenci ve işçi hareketlerinden açıkça uzaklaştırdı.[30] Kendi kuşağının etik dönüş tarafından baştan çıkarılan diğer pek çok entelektüeli gibi Foucault da somut siyasi mücadelelerden uzaklaşarak bireyci, yaşam tarzı anarşizminin belirsiz bir biçimine, hatta &#8216;<em>kendine özen göstermeye</em>&#8216; odaklanan basit bir liberterizme yöneldi. Feminizm ve eşcinsel özgürlüğü gibi &#8220;ideallere ve belirli hedeflere&#8221; tabi olan kurtuluş hareketlerinin örgütlenmesini sorgulamıştır.[31] Bu hareketleri özel ve dışlayıcı kulüpler oluşturmak olarak tanımlayarak şu sonuca varmıştır: &#8220;<em>Gerçek özgürleşme kendini bilmek demektir</em> [<em>La véritable libération signifie se connaître soi-même</em>] <em>ve çoğu zaman, hangisi olursa olsun, bir grubun aracılığı ile gerçekleştirilemez</em>.&#8221;[32] Eğer bireysel aydınlanma özgürleşmenin özü ise ve kolektif eylem yasaklanmışsa, o zaman koltuk entelektüeli kendi izole küçük burjuva faaliyetini özgürleşmenin kendisi olarak tanımlayarak belirleyici bir söylemsel darbe düzenlemeyi başarmıştır. <em>Yaşasın karşı-devrim</em>!</p>



<p>Bu da yetmezmiş gibi Foucault, kolektif siyasi eylem yoluyla sosyoekonomik ilişkiler sistemini kökten dönüştürmeye yönelik her türlü girişimin kaçınılmaz olarak en korkunç sonuçlara yol açacağını iddia ederek, indirgemeci ve basit gulag şantajına başvurarak Furet ve Hannah Arendt gibi anti-Marksist entelektüeller korosuna katılmaya devam edecekti.[33] En çok okunan 1984 tarihli makalelerinden birinde şöyle yazmıştır:</p>



<p><em>Kendimize dair bu tarihsel ontoloji, küresel ve radikal olduğunu iddia eden tüm projelere sırt çevirmelidir. Aslında, başka bir toplum, başka bir düşünme biçimi, başka bir kültür, başka bir dünya vizyonu için genel programlar sağlamak amacıyla çağdaş gerçeklik sisteminden kaçma iddiasının aslında bizi yalnızca en tehlikeli gelenekleri yeniden üretmeye yönelttiğini deneyimlerimizden biliyoruz.</em>[34]</p>



<p>Gerçek, maddi toplumsal değişim için mücadeleyi reddeden Foucault, bunun yerine bireysel, söylemsel bir eleştiri pratiği geliştirdi. Bunu, aydınlanmış despotizmin savunucusuna (Kant) kadar izini sürdüğü ve kitlelerin aristokrat bir düşmanını (Nietzsche) ve pişmanlık duymayan bir Nazi&#8217;yi (Heidegger) içeren, ancak Marx&#8217;ı dışlayan Avrupa-merkezci bir geleneğin içine yerleştirdi. Bu geleneğin öncüsü söz konusu olduğunda, Foucault&#8217;nun anladığı şekliyle Aydınlanma&#8217;nın eleştirel tavrı, hükümdar ve ordusu tarafından dayatılan toplumsal düzenin emirlerine her zaman itaat ederken, akıl ve söylem yoluyla &#8216;bilmeye cesaret etmek&#8217; anlamına geliyordu. Foucault&#8217;nun tercih ettiği eleştiri biçimine birçok yönden örnek teşkil eden Nietzsche, yalnızca Marksizm karşıtı olmakla kalmamış, aynı zamanda sosyalizme, demokrasiye ve kitlelere güç vermeyi amaçlayan her türlü siyasi projeye de karşı çıkmıştır. Domenico Losurdo&#8217;nun ayrıntılı olarak açıkladığı gibi, Nietzsche, Foucault&#8217;nunki gibi aklı tahakkümle özdeşleştiren, sınıf, ırk, cinsiyet ve cinsel hiyerarşilerin rasyonel ve bilimsel eleştirisine karşı bir siper görevi gören, kendi kendini ilan etmiş bir &#8216;<em>radikal aristokrat</em>&#8216;tı.[35]</p>



<p><strong>Birçok Maskenin Ardındaki Adam</strong></p>



<p>Foucault kariyeri boyunca küçük burjuva entelektüel oyunu olan kendini kurgulama oyununa kendini kaptırmış, çeşitli etiketleri ve konumları kaprisli bir şekilde benimseyip reddetmiştir; sanki bunlar takılıp çıkarılabilecek ama arkalarında tanımlanabilir bir yüz olmayan maskelermiş gibi. Öznel olan, en azından onun durumunda, daha doğrusu onun zihninde, nesnel olanın önüne geçmiştir. Yorumcularının birçoğu bu oksimoronik kendine özgü özne fikrini kutlamış, sanki maestroları &#8211; analiz nesnelerinin aksine &#8211; hiçbir zaman gerçekten sabitlenemezmiş gibi davranmışlardır; çünkü onlara göre Foucault her zaman kaprisli laf çevirmelerinin tarihsel olarak konumlandırılabilecek tanımlanabilir kalıpları takip ettiğini düşünen indirgeyici entelektüelleri alt etmiştir.</p>



<p>Yine de, her iki önemli biyografi yazarının da birçok yerde işaret ettiği gibi, maskelerin ardındaki yüzün siyasi oportünist ve küçük burjuva kariyerist bir yüz olduğuna inanmak için nedenler var. Savaş sonrası komünist dalgalanmaya tepki olarak kısa bir süre Marksist bir maske takmayı denedi, ancak üzerine Nietzsche&#8217;nin yanlış yerleştirilmiş bıyığını muzipçe çizmeden önce değil. Gerici Beşinci Cumhuriyet&#8217;in ilk yıllarında De Gaulle&#8217;cülüğün içine çekildi ve akademik kariyeri geliştikçe ve hükümetle işbirliği yaptıkça açıkça antikomünist oldu. Ancak, 1960&#8217;ların sonundaki ayaklanmaların ardından, sahnenin değiştiğini çabucak fark etti ve uygun bir şekilde acele bir kostüm değişikliğine gitti. 1970&#8217;lerin ortalarında, gerici anti-komünizm, özellikle de medyada inanılmaz bir sansasyon haline gelen yeni <em>filozoflar kılığında </em>intikamla geri döndüğünde, şekil değiştiren Foucault kendini yeniden keşfetmek için yeni bir fırsat gördü, çünkü kariyeri anti-komünist Amerikan akademisinde yükseliyordu ve bu da şaşırtıcı olmayan bir şekilde onu muazzam bir kaideye oturttu. Elbette bu, bazı konulardaki görüşlerini değiştirmek için kendi öznel nedenlerinin olmayabileceği anlamına gelmiyor. Bununla birlikte, sözde şakacılığın arkasında açık bir model vardır. Diğer Fransız teorisyenler gibi, ancak, kendine özgü bir kaşesi olan Foucault, küresel teori endüstrisindeki ünü, kapitalizm yanlısı kampta eleştirel teoriyi yeniden canlandırırken radikal görünme konusundaki bukalemunumsu yeteneğiyle orantılı olan radikal bir iyileştiriciydi.</p>



<p>Nihayetinde, Foucault&#8217;nun çalışmasının kendi tarihsel konjonktürü içindeki toplumsal işlevine dair herhangi bir şüphe varsa, bunun maddi siyasi sonuçlarına bakmak yeterlidir. Marksist gelenek sayısız kurtuluş mücadelesine ve devrime katkıda bulunurken, Foucaultcu miras tek bir tane bile üretmemiştir. Bununla birlikte, devrimci teori ve pratiği sonsuza dek ortadan kaldırmak için radikallik imajını geliştirirken ustalarının güneş sistemi modellerinin inceliklerini korumaya niyetli çok güçlü bir anti-komünist akademisyenler endüstrisi ortaya çıkarmıştır.</p>



<p><strong>Notlar:</strong></p>



<ul class="wp-block-list">
<li>1. Başka bir yerde Foucault&#8217;nun çalışmalarındaki, özellikle de materyalist olduğu iddia edilen tarihlerindeki bazı temel sorunları ayrıntılı olarak gösterdim ve aynı şeyi Foucaultcu gelenekteki Jacques Rancière&#8217;in yazıları gibi diğer yazılar için de yaptım. Foucault ile ilgili olarak bkz. örneğin Gabriel Rockhill, &#8220;Foucault, Genealogy, Counter-History,&#8221; <em>Theory &amp; Event </em>23:1 (Ocak 2020): 85-119; Gabriel Rockhill, &#8220;Comment penser le temps présent? De l&#8217;ontologie de l&#8217;actualité à l&#8217;ontologie sans l&#8217;être,&#8221; <em>Rue Descartes </em>75 (2012/3): 114-126; Gabriel Rockhill, <em>Interventions in Contemporary Thought: History, Politics, Aesthetics </em>(Edinburgh: Edinburgh University Press, 2017); Gabriel Rockhill, <em>Logique de l&#8217;histoire: Pour une analytique des pratiques philosophiques </em>(Paris: Éditions Hermann, 2010). Rancière eleştirilerim için bkz: <em>Interventions in Contemporary Thought </em>ve <em>Radical History &amp; the Politics of Art </em>(New York: Columbia University Press, 2014). Çalışmaları ve siyasi pozisyonu Foucaultcu -ve aynı zamanda Derridacı-Lévinasian- mirastan ortaya çıkan Judith Butler&#8217;a yönelik son eleştiriler için bakınız Jared Ijams, &#8220;Judith Butler&#8217;s Impotent Politics of Nonviolence,&#8221; <em>Cosmonaut </em>(26 Mayıs 2020): &lt;https://bit.ly/3h58TVz&gt; ve Ben Norton, &#8220;Postmodern Filozof Judith Butler Repeatedly Donated to &#8216;Top Cop&#8217; Kamela Harris&#8221; (18 Aralık 2019): &lt;https://bit.ly/2ClYHsq&gt;.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>2. Nicos Poulantzas, Foucault&#8217;nun Marksist geleneğe dair indirgeyici karikatürlerinin en iyi eleştirel açıklamalarından birini <em>Devlet, İktidar, Sosyalizm, </em>çev. Patrick Camiller (Londra: Verso, 2014).</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>3. Foucault&#8217;nun materyalist tarihe ve siyasi aktivizme adanmışlığı göz önüne alındığında, özellikle de diğer Fransız teorisyenlerle kıyaslandığında, birçok yönden geri dönüşçülerin en radikali olduğu için daha tehlikeli olduğu tartışılabilir.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>4. Didier Eribon, <em>Michel Foucault </em>(Paris: Flammarion, 1989), 237. Aksi belirtilmedikçe tüm çeviriler bana aittir.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>5. Bernard Gendron, &#8220;Foucault&#8217;s 1968,&#8221; <em>The Long 1968 </em>içinde: <em>Revizyonlar ve Yeni Perspektifler, </em>eds. Daniel J. Sherman, Ruud van Dijk, Jasmine Alinder, A. Aneesh (Bloomington: Indiana University Press, 2013), 23.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>6. Michel Foucault, <em>Les Mots et les choses </em>(Paris: Éditions Gallimard, 1966), 276.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>7. Michel Foucault, <em>Dits et écrits I: 1954-1969 </em>(Paris: Éditions Gallimard, 1994), 542.</li>
</ul>



<p>        8. Ibid. 542.</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>9. David Macey&#8217;e göre, Foucault&#8217;nun &#8220;İsrail yanlısı duyguları, PCF&#8217;den hoşlanmaması kadar değişmezdi&#8221; (David Macey, <em>The Lives of Michel Foucault: Bir Biyografi</em>. Londra: Verso, 2019, 40).</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>10. Edward Said, <em>Culture and Imperialism </em>(New York: Vintage Books, 1993), 278.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>11. Bkz<em>: </em>Michel Foucault, <em>Dits et écrits IV: 1980-1988 </em>(Paris: Éditions Gallimard, 1994), 58- 59.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>12. Macey, <em>The Lives of Michel Foucault, </em>84.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>13. Bkz: Eribon, <em>Michel Foucault, </em>132.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>14. Cornelius Castoriadis, <em>La Montée de l&#8217;insignifiance </em>(Paris: Éditions du Seuil, 1996), 35.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>15. Foucault biyografisine ek olarak, Didier Eribon ile &#8220;Apostrophes&#8221; adlı televizyon programında&nbsp;&nbsp; yaptığı&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; söyleşiye&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; bakınız:</li>
</ul>



<p>        &lt;https://<a href="http://www.youtube.com/watch?v=kLA2Xklj1kU&amp;t=362s">www.youtube.com/watch?v=kLA2Xklj1kU&amp;t=362s</a>&gt;.</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>16. Bkz. örneğin, Foucault, <em>Dits et écrits IV, </em>78-81.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>17. Macey, <em>The Lives of Michel Foucault, </em>263.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>18. Richard Wolin, <em>Doğudan Gelen Rüzgar: French Intellectuals, the Cultural Revolution, and the Legacy of the 1960s </em>(Princeton: Princeton University Press, 2010), 289.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>19. Michel Foucault, <em>Dits et écrits I: 1954-1975 </em>(Paris: Éditions Gallimard, 2001), 44. Bu iddia Ekim 1968&#8217;e ait olduğu için, Foucault&#8217;nun BPP&#8217;nin daha az açık Marksist olan bazı erken dönem çalışmalarına maruz kalmış olması mümkündür. Bununla birlikte, 1972&#8217;de Attica&#8217;yı ziyaret ettiğinde, hapishane isyanı ve ardından gelen şiddetli baskının ardından, komünistleri burjuva suç ideolojisine bu kadar bağlı oldukları ve &#8216;siyasi mahkum&#8217; olmadıkları sürece hapsedilenleri örgütlemeyi reddettikleri için tuhaf bir şekilde azarlamıştır (&#8220;Michel Foucault on Attica: An Interview,&#8221; <em>Telos </em>19 (1974): 154-161). Suikastı Attica isyanı için bir kıvılcım olarak görülen Jackson, Foucault&#8217;nun iddia ettiğinin tam tersini yapan bir komünistti. Bu tür yanlış temsiller ne yazık ki Foucault&#8217;nun çalışmalarında oldukça sık görülür. Onun Descartes, Kant ve Nietzsche&#8217;ye ilişkin korkunç yanlış yorumlarını 1. notta alıntılanan çalışmalarında dikkatle belgeledim. Brady Thomas Heiner, Foucault&#8217;nun BPP ile ilişkisine dair, Fransız entelektüel ile Marksist-Leninist devrimciler arasındaki derin uçurumu yanlış tanıyan ya da küçümseyen, ancak bazı yararlı bilgiler sağlayan bir analiz sunmuştur: &#8220;Foucault and the Black Panthers,&#8221; <em>City </em>11:3 (Aralık 2007): 313-356.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>20. Bkz: Joy James, ed., <em>The Angela Y. Davis Reader </em>(Malden, MA: Blackwell Publishing Ltd, 1998) ve Joy James, <em>Resisting State Violence: Radicalism, Gender and Race in U.S. Culture </em>(Minneapolis: Minnesota University Press, 1996).</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>21. Macey, <em>The Lives of Michel Foucault, </em>217.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>22. Foucault&#8217;nun <em>nouveaux philosophes </em>ile ilişkisi hakkında bakınız Michael Scott Christofferson, <em>French Intellectuals against the Left: </em>The <em>Antitotalitarian Moment of the 1970s </em>(New York: Berghahn Books, 2004); Peter Dews, &#8220;The &#8216;New Philosophers&#8217; and the End of Leftism,&#8221; <em>Radical Philosophy Reader </em>içinde, eds. Roy Edgley ve Richard Osborne (Londra: Verso Books, 1985), 361-384; Peter Dews, &#8220;The <em>Nouvelle Philosophie </em>and Foucault,&#8221; <em>Economy and Society </em>8:2 (Mayıs 1979): 127-171.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>23. Foucault, <em>Dits et écrits IV</em>, 421.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>24. Bakınız Gabriel Rockhill, &#8220;The CIA Reads French Theory: On the Intellectual Labor <em>of</em> Dismantling the Cultural Left,&#8221; <em>Los Angeles Review of Books </em>(28 Şubat 2017): <a href="http://thephilosophicalsalon.com/the-cia-reads-french-theory-on-the-intellectual-labor-of-">&lt;http://thephilosophicalsalon.com/the-cia-reads-french-theory-on-the-intellectual-labor-of-</a> dismantling-the-cultural-left/&gt;.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>25. SSCB&#8217;ye yönelik sağcı eleştirileri Glucksmann ve Foucault için altın standart işlevi gören Aleksandr Soljenitsin, Batı&#8217;da Hienrich Böll ve Almanya&#8217;da dahil olduğu CIA ağları tarafından memnuniyetle karşılandı (bkz. Hans-Rüdiger Minow&#8217;un ARTE için 2006&#8217;da hazırladığı belgesel,&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <em>Quand&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; la&nbsp; CIA&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; infiltrait&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; la&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; culture:</em> &lt;https://<a href="http://www.youtube.com/watch?v=58QTcf_mFag">www.youtube.com/watch?v=58QTcf_mFag</a>&gt;).</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>26. Bu rakamlar, 14 eski CIA memurundan oluşan bir grup olan Sorumlu Muhalefet Derneği tarafından hesaplanmıştır. Grubun kurucu üyelerinden John Stockwell bulgularını burada tartışmaktadır: &lt;htt<a href="http://www.youtube.com/watch?v=RD8OOyoavZM">ps://www.youtube.com/watch?v=RD8OOyoavZM</a>&gt;. Ayrıca <em>The Praetorian Guard adlı </em>kitabına da bakınız: <em>The U.S. Role in the New World Order </em>(Boston: South End Press, 1991) adlı kitabına da bakınız.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>27. Foucault, <em>Dits et écrits III</em>, 398 (benim vurgum).</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>28. Macey, <em>The Lives of Michel Foucault, </em>348-9.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>29. Michel Foucault, <em>Biyopolitikanın Doğuşu: Collège de France&#8217;da Dersler, 1978-79, </em>ed. Michel Senellart, çev. Graham Burchell (New York: Palgrave Macmillan, 2008), 259-260. Foucault&#8217;nun neoliberalizmle ilişkisi üzerine yazılmış en iyi kitap Daniel Zamora ve Michael C. Behrent, eds., <em>Foucault and Neoliberalism </em>(Cambridge: Polity Press, 2016). Ayrıca bakınız Daniel Zamora, &#8220;How Michel Foucault Got Neoliberalism So Wrong,&#8221; <em>Jacobin </em>(6 Eylül 2019): &lt; https://bit.ly/3kEqSUN &gt;.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>30. Foucault, <em>Dits et écrits III</em>, 670.</li>
</ul>



<p>        31. Ibid. 677.</p>



<p>        32. Ibid. 678.</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>33. Adalet İstatistikleri Bürosu&#8217;nun 2016 raporuna göre, Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nde 6,6 milyon kişinin ıslah gözetimi altında olduğunu hatırlatmakta fayda var (https://<a href="http://www.bjs.gov/content/pub/press/cpus16pr.pdf)">www.bjs.gov/content/pub/press/cpus16pr.pdf).</a> Büyük Tasfiyelerin sonunda gulaglardaki toplam hapsedilmiş nüfus 2 milyona ulaşmış, ancak Stalin 1953&#8217;te öldüğünde tüm mahkumların yarısından fazlası serbest bırakılmıştır. Bununla birlikte Sovyet hapishaneleri ölüm kampları değildi ve arşiv kayıtlarına göre her yıl hapishane nüfusunun yüzde 20 ila 40&#8217;ı oranında mahkum topluma geri dönüyordu. Michael Parenti, <em>Kara Gömlekliler ve Kızıllar&#8217;da, </em>aklı başında analizlerden kaçınmak için sıkça kullanılan yavan korkutma taktiklerine karşı hoş bir panzehir niteliğinde, Gulag&#8217;ın en titiz tarihsel anlatılarından birini sunmuştur: <em>Rational Fascism &amp; the Overthrow of Communism </em>(San Francisco: City Lights Bookstore, 1997), 76- 86.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>34. Foucault, <em>Dits et écrits IV</em>, 575.</li>
</ul>



<ul class="wp-block-list">
<li>35. Bkz: Domenico Losurdo, <em>Nietzsche, Aristokratik Asi, </em>çev. Gregor Benton (Leiden: Brill, 2019).</li>
</ul>



<p>Gabriel Rockhill bir filozof, kültür eleştirmeni ve siyaset teorisyenidir. Villanova Üniversitesi ve Graterford Hapishanesi&#8217;nde ders vermekte ve Sorbonne&#8217;da Eleştirel Teori Atölyesi&#8217;ni yönetmektedir. Son kitapları arasında Günümüzün Karşı Tarihi (2017), Çağdaş Düşünceye Müdahaleler (2016) ve Radikal Tarih ve Sanat Politikası (2014) yer almaktadır. Twitter&#8217;da takip edin: @GabrielRockhill. Daha fazla bilgi için: https://gabrielrockhill.com</p>



<p>Çeviri: Cengizhan Kaptan </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Byung-Chul Han’ın ‘Psikopolitika’sı üzerine</title>
		<link>https://kaptanacademy.org/byung-chul-hanin-psikopolitikasi-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cengizhan Kaptan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 16:48:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[biyopolitika]]></category>
		<category><![CDATA[Byung-Chul Han]]></category>
		<category><![CDATA[cengizhan kaptan]]></category>
		<category><![CDATA[Foucault]]></category>
		<category><![CDATA[Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Michel Foucault]]></category>
		<category><![CDATA[psikopolitika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://cengizhankaptan.com/?p=155</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazımı Byung-Chul Han’ın nihayet Türkçe çevirisi yapılan&#160;Psikopolitika&#160;kitabına ayırdım. Aslında bugünlerde yükselen ırkçılığı ve kendini masumane(!) bir şekilde dayandırmaya çalıştığı üst-kimlik tanımını tartışmak istiyordum ama hem bu konuda güzel yazılar zaten yazıldı ve belki de bilinçötemde bir nefes alma ihtiyacı oluştu. Byung Chul Han’ın kitabının çevrilmesi bir kazanım; emeği geçen herkese (Metis Yayınları’na, eseri tercüme [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bu yazımı Byung-Chul Han’ın nihayet Türkçe çevirisi yapılan&nbsp;<em>Psikopolitika</em>&nbsp;kitabına ayırdım. Aslında bugünlerde yükselen ırkçılığı ve kendini masumane(!) bir şekilde dayandırmaya çalıştığı üst-kimlik tanımını tartışmak istiyordum ama hem bu konuda güzel yazılar zaten yazıldı ve belki de bilinçötemde bir nefes alma ihtiyacı oluştu.</p>



<p>Byung Chul Han’ın kitabının çevrilmesi bir kazanım; emeği geçen herkese (Metis Yayınları’na, eseri tercüme eden Haluk Barışcan’a ve ilgili diğer herkese) teşekkürler. Ayrıca Gazete Duvar’da 28 Eylül 2019’da yayınlanan Emek Erez’in “<a href="https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2019/09/28/neoliberalizm-ve-yeni-iktidar-teknikleri/">Neoliberalizm ve yeni iktidar teknikleri</a>” adlı tanıtım yazısı ve 27 Eylül 2019’da eserdeki “<a href="https://gazetekarinca.com/2019/09/ozgurlugun-krizi-byung-chul-han/">Özgürlüğün Krizi</a>” adlı pasajı yayınlayan Gazete Karınca’ya da teşekkürler.</p>



<p>Eserin içindeki denemeler, kapitalizmin geçirdiği evrimsel süreçle ilgili değerli tespitler içermekte. Aslında kitabın ismi ‘Psikopolitika’ da bununla ilintili. Foucault’nun gözetim toplumu ve ‘biyopolitika’ analizlerinin artık günümüz dünyasına hitap etmediği, insanların gözetilmekten kaçmaları bir yana, gönüllü dijital emek köleleri olduğu ve saklanmak bir yana kendilerini gönüllü teşhir ettiklerini bir çok örnek vererek ve doğru bir biçimde ortaya koyuyor Han.</p>



<p>Jeremy Bentham tarafından 18. yüzyıl sonuna doğru tanımlanan ‘panoptikon’ hapishane biçimi, malum, mahkumlar, akıl hastaları, okullar gibi kamusal alanları devamlı gözetim altında tutmak için yaratılmış bir ‘Gözetim Evi’ dizaynıydı. Sonrasında fabrikalara dahi uygulanacak şekilde ilerletti bu dizaynını Bentham; Willey Reveley’nin etkileyici(!) çizim desteği ile de. Amaç, devamlı gözetilmenin bireye, ‘Öteki’ tarafından hissettirilmesi idi. Bentham, bu dizayn sayesinde yani&nbsp;<em>dağınık talimatların tek bir mimari fikir üzerinde cisim bulması</em>&nbsp;sonucunda, ahlaki değerlerin reforme edildiğini, sağlık hizmetlerinin korunduğunu ve endüstrinin canlandırıldığını öne sürmüştür. Foucault ise bu bakış açısını eleştirel anlamda geliştirerek, panoptikon dizaynı ve gözetimin genişlemesini, modern toplumların kategorizasyonu, disiplini, hiyerarşisi içindeki ana gelişme olarak değerlendirdi. Başka bir deyişle, Foucault, Bentham’ın hapishane dizaynının tüm toplum hücrelerine uygulandığını ve tüm toplumun düzen ve denetime bağımlı hale geldiğini ileri sürdü. Han ise, eserin dördüncü denemesi olan ‘Biyopolitika’da bu konuya odaklanmakta ve Foucault’nun denetim altındaki toplum analizinin neoliberalizm ile son bulduğunu ileri sürmektedir. Neoliberal düzende artık ruhun/aklın (İng.&nbsp;<em>psyche</em>&nbsp;– örneğin Jung’a göre ruhsal aygıtın tümü, kişiliğin tümü, Yunanca: ruh) herşeyin üstünde olduğunu söylemektedir. Beşinci denemede ise Foucault’nun ikilemini tartışıp, Foucault’nun&nbsp;<em>Disiplin ve Ceza</em>’da disiplin toplumunun neoliberal toplumu kapsamadığını kabul ettiğini, 1978-79 derslerinde neoliberal biyopolitikayı tartışmadığını ve kısaca ifade edersek, bunların, Foucault’nun yüzünü biyopolitikadan psikopolitikaya çevirmemesinden kaynaklandığını ifade ediyor.</p>



<p>Psikolojik anlamda toplumun nasıl köleleştirildiğini ise gayet güzel açıklıyor Han. ‘Büyük Veri’ (Big Data) kapsamında Harari’nin de ‘dataizm’ (dataism) olarak tanımladığı ‘yeni din’e dair tespitleri çarpıcı. Gerçekten de, örneğin Facebook, Twitter, Instagram kullanan bizler, sosyal medya hizmeti sunan firmalara genelde bedava işçilik yapıyoruz ve onlara hakkımızda çeşitli düzeylerde veri akışı sağlıyoruz. Bu veri çok büyük ve her iki yılda bir dünyada daha önce oluşturulan verinin kapasitesine ulaşmakta. Bulut sistemleri gibi teknolojilerin gelişmesi de bundan zira bu kadar çok veriyi tek başına barındıracak bir bilgisayar bulunmamakta (gelişen teknoloji ile bulunmasına gerek de kalmamakta). Bu veri akışını bireyi veri akışına zorlayan değil, motive eden bu firmalar, bireyin heyecanlarına ve duygularına (İngilizce’deki&nbsp;<em>feeling</em>&nbsp;ile&nbsp;<em>emotion</em>ve&nbsp;<em>affect</em>ayrımı kitapta uzunca tartışılmış durumda) yönelik ‘kışkırtma’ yapıp, bireyin köleliğinden haz almasını sağlıyor nerede ise Han’a göre. Dijital emekçiler olan milyarlar ise kişisel haz ve Öteki tarafından beğenilmenin verdiğitatmin ile veri sağlamaya ve gönüllü işçilik (Han’a göre kölelik) sağlamakta yarışıyor. Bu anlamda bireysel bir performans toplumu yaratan neoliberalizm tespitine katılmamak mümkün değil. Ancak, bu kişisel ve öznesel değer taşıyan heyecan toplumunun kölelik dışında asıl sorunu örgütsüzlük ve örgütlü bir model yaratmaktan uzaklaşan bir toplum yapısı. Bireylerin toplum oluşturmadığı gibi bir sonuca gidebilir ya da toplumun niteliğini yeniden tartışabiliriz bu anlamda. Han’ın kitabında değinilmeyen nokta bu.</p>



<p>Yumurta-tavuk ikilemine düşmeden (böyle dediğimizde genelde düşeriz) neoliberalizmin bu ‘görünüşte tanrı, özde köle-birey’ sistemini doğurmasını, bireyin tanrılaşmasına giden süreçten ayıklayarak yalın bir olgu olarak ortaya koymak kaçınılmaz derecede eleştiri ve tartışmalara neden olacaktır, oluyor (tartışma ve eleştirme güzeldir; hele sonuca götürdüğünde). Öncelikle psikolojik yapının biyolojik yapının yerine ikame edildiğini savunan Han’ın, davranışbilimin popülaritesinin azalıp (<em>behaviorism</em>&nbsp;örnek: Skinner) bilişsel (<em>cognitive</em>) psikolojinin (örnek: Daniel Kahneman) yükselişi ile bu süreci ilişkilendirmesi güzel olurdu. İnsanların makina olduğu anlayışının (ki Han buna değiniyor kitabında) yerini insanın hikaye anlatan (mesela McAdams), hatalı karar verebilen (örnek Kahneman) bir varlık olarak değerlendirilmesinin bu toplum düzeni ve oluşturulan akademik yapı ile ilişkileri kuvvetli. Demem o ki,&nbsp;<em>psişe</em>den konuşuluyorsa, psikolojinin bir bilim dalı olarak nasıl geliştiği ve dizayn edildiğinin önemi atlanılmamalı.</p>



<figure class="wp-block-image"><a href="https://i1.wp.com/gazetekarinca.com/wp-content/uploads/2019/11/hosting-1652018122321.png?ssl=1"><img decoding="async" src="https://i1.wp.com/gazetekarinca.com/wp-content/uploads/2019/11/hosting-1652018122321.png?resize=750%2C428&amp;ssl=1" alt="" class="wp-image-157985" /></a><figcaption>Panaptikon</figcaption></figure>



<p>Benim kitaba bir sentez arama kapsamında ana itirazım, yer yer neoliberal düzenin, gözetim toplumu ve totaliter düzenleri mutlak surette ikame etmiş bir şekilde sunulması. Neoliberal düzenin dejenere ve diğer bireylerden emek anlamında yalıtılmış birey yapısını gayet yerinde tespitlerle inceleyen Han, totaliter rejimlerin geride kaldığı gibi bir yanılsamanın içine düşmüşcesine Foucault’yu, Orwell’i eleştirmekte. Evet, Han’ın dediği gibi, Londra’nın üzerine her gece bomba yağmıyor ama Suriye’ye gece-gündüz demeden bomba yağıyor örneğin. İnsanların neoliberal düzenlerde manşete dahi düşmeden nasıl gözetim sonrası ele geçirildiğini işlemiyor ya da. Çizilen tablo neoliberal düzen avukatlarının hoşuna gidebilir zira maya tutmuştur. Tutmuş mudur oysa? Sayın Aydın Çubukçu’nun geçtiğimiz günlerde Kolombiya, Bolivya, Şili, Irak ve Lübnan’daki toplumsal hareketleri inceleyen ve dünyanın yeni bir devrim çağında olduğunu işleyen yazısı Han’ın işleyemediği çarpıcı bir konu ve Han’ın neoliberal dalgayı dünya hakimi gibi sunan (olgusal anlamda tabi, fikri anlamda değil) eserine karşı güzel bir manifesto niteliği görüyor. Han’ın ve bir çok değerli görüşleri olan siyaset kuramcılarının işlemediği nokta tam da burasıdır. Evet,&nbsp;<em>prekarya</em>&nbsp;(ki bu da anaakım Marksistlerce tartışılsa da içeriğini önemserim) durumunda, sendikasız, taşeron, sigortasız çalışıp modern kölelik yapan emekçiler, onların davalarına gönül veren dostları, ulusal bilincini oluşturup kimliğinden vazgeçmeyeceğini dünyaya haykıran Kürt ulusu, Şili’deki işçi, Lübnan’daki garson, Irak’taki boyacı manifestosunu tüm örgütsüzlük yapılandırmalarına rağmen veriyor. Onurlu bir şekilde direniyor, geleceğinin selfie’de değil, kendi elleriyle yazdığı tarihte olduğunu bilinci ve bilinçötesinde kazıyor tarihin levhasına.</p>



<p>Han’ın Foucault’ya eleştirisi, görüşlerinin biyolojiden (davranışçılık diyelim,&nbsp;<em>behaviorism</em>’den esinti ile), psikolojiye (<em>psiko</em>-politika babında) giden yolu kapsamaması idi. Bu halde, felsefenin kavram yaratmak olduğunu ifade eden Deleuze’den hareketle bir önerme yapalım (üzerine bir makale yayınlayacak zaman ve güç olmasını dileyerek): biyopsikoloji (İng.&nbsp;<em>biopsychology</em>) olarak adlandırılan ve popülaritesi gittikçe artan psikoloji branşını esas alalım. Kısaca, insan aklının (psişe) biyolojik nedenlere dayanmasından yola çıkan ve bu etkileşimi araştıran bir bilim alanı biyopsikoloji. Buradan yola çıkarak politikanın da “<em>biyopsikopolitika</em>” olarak değerlendirilmesi daha geniş ve doğru, sentezleyici yaklaşım olacaktır. Han, Foucault’nun psikolojik alanı incelemediğini söylemiştir; kendisi de neoliberal yapının de facto hakim olduğunu söyleyerek psikopolitikayı ikame olarak öne sürmektedir. Oysa, biyo- ve psiko- diyalektiğini tartışmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Psikoloji, birey aklını esas alır, toplumsal tarafı kaçırmaya gayet elverişlidir ve bazen ‘psikolojizm’ yani herşeyi izafi görme çıkmazına sürükler. Kendim psikoloji eğitimi almış olsam da bu böyle; bireyin esas alındığı yapı dikiş tutmaz. Toplumsal psikolojide de bireyin toplumdaki hali işlenir, toplumun hali değil. Bu anlamda ‘psikopolitika’ kavramsal olarak dahi tartışılmalıdır çünkü ‘biyo’ toplumsal anlam taşıyabilir ama ‘psiko’ ön eki toplum değil birey analizine daha uygundur. Deleuze’ün psikanaliz eleştirisinin temelinde de, kendi kendine terapi yapma kitaplarının enflasyona uğramasına rağmen toplumda artan psişik travmaların kaçınılmazlığı hep bu ana nedene dayanır: toplumda var olan örgütsüz, dayanışmasız, kırılgan ve hatta dejenere bir yapılanma. Bu yapı değişmeden bireysel kurtuluş ancak pek azımız için mümkündür (mümkün müdür?). Cam kırıkları gibi olduğumuz doğrudur ama küllerden doğmayı mitolojiden günümüze getiren bir çok toplumsal çaba ve hareketi görmememizin siyasi körlüğü çok daha büyük bir bataktır.</p>



<p>Slavoj Zizek, henüz 28 Mart 2011’de neoliberalizmin krizde olduğuna değinmişti, Greek Left Review ile yaptığı söyleşide. En büyük hatasını fazla Avrupa-merkezci olması olarak gördüğüm bu değerli filozof, Avrupa’daki neoliberal teknokrat ve radikal dinci akımlara karşı çarenin sosyal mobilizasyon ve Avrupa işçi sınıfının dayanışması olduğunu belirtmişti. Gördüğümüz odur ki, nikotin (daha geniş kapsamı ile uyuşturucu) benzetmesi yaptığım ve kapitalin kuzu postuna bürünmüş hali neoliberalizm, yaptığı bütün sistemsel dönüşüm çabalarına rağmen insanların uyanışlarını ve devrim arayışlarını ötelese bile, asla bitirememektedir. Neoliberalizm, teknolojik anlamda ilerlemiş kapitalizmin manifestosudur; ancak ne üretim ilişkilerinin özü değişmiştir ne de arkasından faşizm ya da totaliter rejimlerin gelme olasılığı ortadan kalkmıştır. Neoliberal, kapitalizmin biçimlerinden birisidir, yalnızca birisidir. Arkasından sosyalist düzene geçmek ve sermayenin kamu yararına kullanılması hem olanaklı hem gerekli hem de uğruna mücade edilesidir. Han’ın bu konuda Marx’a getirdiği eleştiri Marx’ın yaşayan düşüncesine değil, 19. yüzyıl koşulları ile günümüzü kıyasladığı, karşılıksız bir önermedir. Doğru soru şu olurdu: Marx, günümüzde yaşasa bize şu an ne önerirdi? Örgütlenme, neoliberalizm-totalitarizm ilişkisini yakalama konusunda araştırma ve çabalar yoğunlaşırken, yeryüzünde insanların pratiğini görmek, paradigmalarını gözlemlemek ise başlı başına bir umut kaynağıdır.</p>



<p><strong>Kaynaklar</strong></p>



<p>Aydın Çubukçu (2 Kasım 2019).&nbsp;<em>Kolombiya, Bolivya, Şili, Irak, Lübnan: Devrim kendine biçim arıyor</em>. Evrensel Gazetesi.&nbsp;<a href="https://www.evrensel.net/haber/390059/kolombiya-bolivya-sili-irak-lubnan-devrim-kendine-bicim-ariyor">https://www.evrensel.net/haber/390059/kolombiya-bolivya-sili-irak-lubnan-devrim-kendine-bicim-ariyor</a></p>



<p>Byung-Chul Han (2017).&nbsp;<em>Psychopolitics: Neoliberalism and new technologies of power</em>. Verso Books: London, England.</p>



<p>Emek Erez. (28 Eylül 2019).&nbsp;<em>Neoliberalizm ve yeni iktidar teknikleri</em>. GazeteDuvar.&nbsp;<a href="https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2019/09/28/neoliberalizm-ve-yeni-iktidar-teknikleri/">https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2019/09/28/neoliberalizm-ve-yeni-iktidar-teknikleri/</a></p>



<p>Gazete Karınca. (27 Eylül 2019).&nbsp;<em>Özgürlüğün krizi</em>. Byung-Chul Han. Gazete Karınca.&nbsp;<a href="https://gazetekarinca.com/2019/09/ozgurlugun-krizi-byung-chul-han/">https://gazetekarinca.com/2019/09/ozgurlugun-krizi-byung-chul-han/</a></p>



<p>Slavoj Zizek. (28 Mart 2011). <em>Neoliberalism is in crisis</em>. Greek Left Review. <a href="https://greekleftreview.wordpress.com/2011/03/28/slavoj-zizek-neoliberalism-is-in-crisis/">https://greekleftreview.wordpress.com/2011/03/28/slavoj-zizek-neoliberalism-is-in-crisis/</a></p>



<p>Gazete Karınca&#8217;da 4 Kasım 2019 tarihinde <a href="https://gazetekarinca.com/2019/11/byung-chul-hanin-psikopolitikasi-uzerine-cengizhan-kaptan/">yayınlandı</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
