<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kıta Felsefesi &#8211; Kaptan Akademi</title>
	<atom:link href="https://kaptanacademy.org/tag/kita-felsefesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://kaptanacademy.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 05 Apr 2023 22:10:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>en-US</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Raya Dunayevskaya’dan: Hegel’in FELSEFİ BİLİMLER ANSİKLOPEDİSİ – MANTIK Üzerine Notlar – 2</title>
		<link>https://kaptanacademy.org/raya-dunayevskayadan-hegelin-felsefi-bilimler-ansiklopedisi-mantik-uzerine-notlar-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cengizhan Kaptan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 Apr 2023 22:10:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştirel Teori]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Mantık]]></category>
		<category><![CDATA[diyalektik]]></category>
		<category><![CDATA[Dunayevskaya]]></category>
		<category><![CDATA[hegel]]></category>
		<category><![CDATA[Kıta Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Küçük Mantık]]></category>
		<category><![CDATA[Mantık]]></category>
		<category><![CDATA[Mantık Bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[marksizm]]></category>
		<category><![CDATA[Marx]]></category>
		<category><![CDATA[marx ve engels]]></category>
		<category><![CDATA[Raya Dunayevskaya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://cengizhankaptan.com/?p=941</guid>

					<description><![CDATA[Nerede hareket varsa, nerede yaşam varsa, nerede herhangi bir şey gerçek dünyada hayata geçiriliyorsa, orada Diyalektik iş başındadır.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-large-font-size"><strong>Bölüm II &#8211; NESNELLİĞE KARŞI TUTUMLAR</strong></p>



<p style="font-size:clamp(15.747px, 0.984rem + ((1vw - 3.2px) * 0.938), 24px);"><strong>Üçüncü Bölüm: Nesnel Dünyaya Karşı Düşüncenin Birinci Tutumu</strong></p>



<p>On iki sayfalık kısa bölümde inanç ve soyut anlayıştan skolastik düşünceye, dogmatizmden metafiziğe kadar Kant öncesi düşüncede yer alan her şey ele alınmaktadır. Ele alınan konuların çeşitliliği düşünüldüğünde bunun ne kadar yalın olduğu dikkat çekicidir. Üstelik bu, onun [Hegel&#8217;in] daha büyük olan MANTIK&#8217;ta yapmadığı bir şeydir. Nesnelliğe yönelik tüm tutumlar yalnızca Küçük MANTIK&#8217;ta ortaya çıkan bir şeydir.</p>



<p style="font-size:clamp(15.747px, 0.984rem + ((1vw - 3.2px) * 0.938), 24px);"><strong>Dördüncü Bölüm: Nesnel Dünyaya Karşı Düşüncenin İkinci Tutumu</strong></p>



<p>Bu konuda şöyle demektedir: &#8220;<strong><em>Ampirizm, nesneleri analiz ederken onları oldukları gibi bıraktığını varsayarsa bir yanılgıya düşer; gerçekten de somutu soyuta dönüştürür… Hata, bunun sürecin yalnızca yarısı olduğunu ve asıl noktanın bölünmüş olanın yeniden birleştirilmesi olduğunu unutmakta yatmaktadır</em></strong>&#8221; (paragraf 38). Ve son olarak aynı paragrafta şöyle der:</p>



<p>&#8220;<strong><em>O halde bu duyusal alan Ampirizm için sadece bir veri olduğu ve olmaya devam ettiği sürece, bir esaret doktrinine sahibiz; çünkü mutlak olarak yabancı bir dünya ile değil, ikinci benliğimiz olan bir gerçekle karşı karşıya kaldığımızda özgür oluruz.</em></strong>&#8220;</p>



<p>Eleştirel okulla birlikte, düşüncede bir devrime ulaştığımız açıktır ancak bu okul, düşünceyi deneyimden ayırdığı için eleştirel olmaktan çıkmıştır:</p>



<p>&#8220;<strong><em>Bu görüş en azından tüm bilincin doğasına doğru bir ifade verme erdemine sahiptir. İnsanın tüm çabalarının eğilimi dünyayı anlamak, onu kendine mal etmek ve boyun eğdirmektir; ve bu amaçla dünyanın olumlu gerçekliği olduğu gibi ezilmeli ve öğütülmelidir, başka bir deyişle idealize edilmelidir</em></strong>&#8221; (paragraf 42).</p>



<p>Ayrıca Kant&#8217;ı Aklı &#8220;<strong><em>sonlu ve koşullu bir şeye indirgemekle, onu sonlu ve koşullu anlayış alanının ötesine geçmekle özdeşleştirmekle suçlar. Gerçek sonsuz, sonlunun salt bir aşılması olmaktan uzak olup, her zaman sonlunun kendi tam doğası içinde soğurulmasını kapsar…. Bununla birlikte, mutlak idealizm, vulgar-realist aklın çok ilerisinde olsa da, hiçbir şekilde yalnızca felsefeyle sınırlı değildir</em></strong>&#8221; (paragraf 45).</p>



<p>Bu nedenle Kant&#8217;ın sistemini &#8220;düalist&#8221; olarak değerlendirir, öyle ki &#8220;<strong><em>temel kusur, bir an önce bağımsız ve birleşme yeteneğinden yoksun olduğu açıklanan şeyi bir anda birleştirmenin tutarsızlığında kendini gösterir</em></strong>&#8221; (paragraf 60). Yine de Kant&#8217;a yönelik en büyük eleştirisi, felsefesinin birleştirmeyi başaramaması, yani birleştirme biçiminin tamamen dışsal olması ve içsel birlikten kaynaklanmamasıdır: &#8220;<strong><em>Kategorilerin sonlu olmasının nedeni öznel olmaları değildir: doğaları gereği sonludurlar…</em></strong>&#8221; Sonunda Hegel&#8217;in Kant ve Fichte&#8217;yi nasıl hem ayırdığına hem de birleştirdiğine dikkat edin:</p>



<p>&#8220;<strong><em>Sonuçta Kantçı sistem, düşüncenin kendi yapısını oluştururken kendiliğinden hareket ettiği ilkesini yalnızca biçimsel olarak ortaya koymuştur. Düşüncenin bu kendi kendini belirleme biçiminin ve kapsamının ayrıntılarına Kant asla girmedi. Eksikliği ilk fark eden Fichte&#8217;ydi; ve kategoriler için bir çıkarım eksikliğine dikkat çektikten sonra, gerçekten bu türden bir şey sağlamaya çalıştı. Fichte&#8217;de &#8220;Ego&#8221; felsefi gelişimin başlangıç noktasıdır… Bu arada, itkilerin doğası bizim soluğumuzun ötesinde bir yabancı olarak kalır… Kant&#8217;ın kendinde-şey dediği şeye, Fichte dışarıdan gelen itki der</em></strong>&#8221; (paragraf 60).</p>



<p style="font-size:clamp(15.747px, 0.984rem + ((1vw - 3.2px) * 0.938), 24px);"><strong>Beşinci Bölüm: Düşüncenin Nesnel Dünyaya Karşı Üçüncü Tutumu</strong></p>



<p>Bana göre, Hegel&#8217;in &#8220;Dolaysız ya da Sezgisel Bilgi&#8221; olarak adlandırdığı ve neredeyse tamamen Jacobi&#8217;ye ayrılmış olan bu bölüm, Hegel&#8217;in daha geniş MANTIK&#8217;ında diğer düşünce okullarını ele alış tarzından farklı olarak en önemli ve esasen tamamen yenidir. Bu yenilik, Jacobi&#8217;yi (ve Fichte ve Schelling&#8217;i) büyük MANTIK&#8217;ta olduğu kadar yıkıcı bir şekilde eleştirmemesinden değil, bir bölüm ayırarak ve bu bölümü, sıradan bir zihin için Kant&#8217;tan kendi diyalektik felsefesine gitmesi gerektiği zaman ortaya çıkararak bir kategori oluşturması anlamında gelir. Hegel bize, kişinin mutlaka DOĞRUDAN daha yüksek bir aşamaya gitmediğini, ancak aniden felsefenin eski bir aşamasına geri dönüşle karşılaşabileceğini ve bu nedenle tamamen &#8220;gerici&#8221; olduğunu söylüyor. (Bu onun kelimesi, gerici.)</p>



<p>Jacobi&#8217;nin felsefesine yönelik ilk eleştiri, inancın bile KANITLANMASI gerektiği analizidir; aksi takdirde, herhangi birinin sözleriyle Hıristiyanlık kadar görkemli bir şey mi yoksa bir öküze tapmak kadar geri bir şey mi olduğunu ayırt etmenin bir yolu olmazdı. Hiçbir kelime Hegel&#8217;inkinin yerini tutamaz:</p>



<p>&#8220;<strong><em>İNANÇ terimi bize Hıristiyan dininin inancını hatırlatmak gibi özel bir avantaj sağlar; Hıristiyan inancını içeriyor, hatta belki de onunla örtüşüyor gibi görünür; ve böylece İnanç Felsefesi tamamen dindar ve Hıristiyan bir görünüme sahip olur, bu görünümden güç alarak keyfi sözlerini daha büyük bir otorite iddiasıyla söyleme özgürlüğüne sahip olur. Ancak sadece sözel bir benzerlik aracılığıyla gizlice sağlanan bu görünümün bizi aldatmasına izin vermemeliyiz. Bu iki şey temelden farklıdır. İlk olarak, Hıristiyan inancı kilisenin belirli bir otoritesini içerir: ama Jacobi&#8217;nin felsefesinin inancı, onu ortaya koyan filozofunkinden başka bir otoriteye sahip değildir. İkincisi, Hıristiyan inancı nesneldir, bir bilgi ve öğreti sistemi şeklinde büyük bir içeriğe sahiptir: felsefi inancın içeriği o kadar belirsizdir ki, kolları Hıristiyan inancını kabul etmeye açıkken, aynı zamanda Dalai Lama&#8217;nın, öküzün ya da maymunun tanrısallığına olan inancı da içerir, böylece, gittiği yere kadar, Tanrıyı en basit terimlerine, Yüce Varlığa kadar daraltır. Bu sistemin öne sürdüğü anlamda ele alındığında inancın kendisi, dolaysız bilginin anlamsız bir şekilde soyutlanmasından başka bir şey değildir</em></strong>&#8221; (paragraf 63).</p>



<p>Hatırlayacaksınız (Johnson&#8217;dan ayrıldığımızda bizimle birlikte olanlar), bu tutumu Johnsoncılığın tam bir vücut bulmuş hali olarak kullanmıştık [Johnson&#8217;ın] &#8220;eskiden kopmamız&#8221; ve neyin eski neyin yeni olduğunu sınıfsal bir bağlamda ya da dolaysız bir tarihsel çerçevede bile belirtmeksizin yalnızca &#8220;yeni&#8221;ye bağlı kalmamız gerektiğine dair yayınladığı bir dizi mektupta görüldüğü gibi. Bu Hegel&#8217;in &#8220;dolayımın dışlanması&#8221; dediği şeydir ve Jacobi&#8217;ye yönelik eleştirisinde şöyle diyerek en yüksek zirvesine çıkar: &#8220;Hegel&#8217;in ayırt edici öğretisi, dolayımların tamamen dışlanmasıyla yalnızca dolaysız bilginin doğru bir içeriğe sahip olabileceğidir&#8221; (paragraf 65). Bu düşünceyi daha da genişletir (paragraf 71):</p>



<p>&#8220;<strong><em>Sezgisel okulun tek taraflılığının, temel ilkeyi tartıştığımıza göre, ana özelliklerine işaret etmeye devam edeceğimiz bazı özellikleri vardır. Bu sonuçların ilki aşağıdaki gibidir. Hakikatin ölçütü içeriğin karakterinde değil, bilinç olgusunda bulunduğu için, iddia edilen tüm hakikatlerin öznel bilgiden ve bilincimizde belirli bir olguyu keşfettiğimiz iddiasından başka bir temeli yoktur. Kendi bilincimizde keşfettiğimiz şey böylece abartılarak herkesin bilincinin bir gerçeği haline getirilir ve hatta zihnin doğası olarak kabul edilir.</em></strong>&#8220;</p>



<p>Birkaç paragraf sonra (76. paragraf) Hegel &#8220;gerici&#8221; terimini kullanır &#8211; &#8220;<strong><em>Jacobi okulunun gerici doğası. Onun doktrini Kartezyen Felsefe&#8217;deki metafiziğin modern başlangıç noktasına bir geri dönüştür.</em></strong>&#8221; Hegel&#8217;in Descartes&#8217;ı felsefenin başlangıç noktası olarak övdüğünü ve hatta sırf yeni bir çığır açtığı için ondaki metafizik noktalar için bir gerekçe gösterdiğini hatırlamalısınız. Ancak affedemediği şey, kendi döneminde, Kantçı felsefeye çoktan ulaştıktan sonra, geriye dönülmesidir:</p>



<p>&#8220;<strong><em>Modern öğreti bir yandan olağan bilimsel bilginin Kartezyen yönteminde hiçbir değişiklik yapmaz ve ondan doğan deneysel ve sonlu bilimleri aynı plan üzerinde yürütür. Öte yandan, kapsamı sonsuz olan bilime geldiğinde, yöntemi bir kenara atar ve böylece, başka hiçbir şey bilmediği için, tüm yöntemleri reddeder. Kendini vahşi, kaprisli ve fantastik bir dogmatizmin, ahlaki bir ukalalığın ve duygu gururunun ya da felsefeye ve felsefi konulara karşı en yüksek sesle konuşan aşırı bir fikir yürütme ve akıl yürütmenin kontrolüne bırakır. Felsefe elbette salt iddialara, kanılara ya da çıkarımların keyfi dalgalanmalarına müsamaha göstermez</em></strong>&#8221; (paragraf 77).</p>



<p style="font-size:clamp(15.747px, 0.984rem + ((1vw - 3.2px) * 0.938), 24px);"><strong>Altıncı Bölüm: Alt Bölümü ile Birlikte Mantığın En Yakın Kavramı</strong></p>



<p>Bu, MANTIĞIN kendisinin üç ana bölümüne girmeden önceki son bölümdür. Kısacası, Hegel&#8217;in bu kısaltılmış haliyle 200 sayfadan biraz daha az yer kaplayacak olan MANTIĞI TANITMASI altı bölüm ya da 132 sayfa sürmüştür. Öte yandan, bu Küçük MANTIK, özellikle daha büyük MANTIK&#8217;la boğuşmuş olan herkes için o kadar kolay olacaktır ki, neredeyse bir roman okuduğunuzu düşüneceksiniz ve aslında, özet üzerinde çok az zaman harcayacağım çünkü şimdi kendiniz için okumaya hazırlandığınıza inanıyorum.</p>



<p>En Yakın Kavrama geri dönersek, Hegel size hemen mantıksal öğretinin üç aşamasının -(1) Soyut ya da Salt Anlama; (2) Diyalektik ya da Negatif Akıl; (3) Spekülatif ya da Pozitif Akıl- aslında her mantıksal gerçekliğe, her kavrama ve hakikate uygulandığını bildirir.</p>



<p>Hegel&#8217;in diyalektiğin tartışmacılara puan kazandırmak için aşağılanması konusunda oldukça esprili olduğu yerler vardır: &#8220;<strong><em>Diyalektik çoğu zaman OLUMLU ve OLUMSUZ argümanların öznel bir tahterevallisinden başka bir şey değildir; burada sağlam düşüncenin yokluğu, bu tür argümanları doğuran incelikle gizlenir</em></strong>&#8221; (paragraf 81). Yine de diyalektiğin ne olduğuna dair en basit ve en derin tanımı tam da bu paragrafta vermektedir: &#8220;<strong><em>Nerede hareket varsa, nerede yaşam varsa, nerede herhangi bir şey gerçek dünyada hayata geçiriliyorsa, orada Diyalektik iş başındadır.</em></strong>&#8220;</p>



<p>Hegel tekrar tekrar, iddia edilen şeyin KANITLANMASI gerekliliğine vurgu yapar. Kanıtlamanın özü, bir şeyin zorunlu olarak şu ya da bu şekilde geliştiği, onu &#8220;<strong>kendinde</strong>&#8221; olduğu şeyden (örtülü olarak), &#8220;<strong>kendi için</strong>likten&#8221; (bir dolayım ya da gelişim sürecinden) geçirerek nihayetinde &#8220;<strong>kendinde ve kendi için</strong>&#8221; olduğu şeye (açık olarak) taşıyan hem tarihsel hem de özsel bir ilişkiden geçmesidir. Ya da başka bir şekilde ifade edecek olursak, potansiyelden gerçekliğe ya da kendisinde içerilen her şeyin gerçekleşmesine.</p>



<p>Son olarak, işte basit yol: <strong>Mantık üç alt bölüme ayrılır: I. Varlık Öğretisi; II. Öz Öğretisi; III. Kavram ve İdea Öğretisi</strong>. Yani, Düşünce Teorisi&#8217;ne [ayrılır]: I. Dolaysızlığı içerisinde (kavram örtük ve sanki mikrop halinde); II. Refleksiyonu ve aracılığında (kavramın kendisi-için-varlığı ve gösterisi); III. Kendi içine dönüşünde ve tümüyle kendisi olmasında (kendinde ve kendisi için kavram… &#8220;Çünkü <strong><em>felsefede kanıtlamak, öznenin kendisini nasıl kendisi tarafından ve kendisinden hareketle olduğu şey haline getirdiğini göstermek demektir</em></strong>&#8220;) (paragraf 83).</p>

<div class="brz-root__container"> </div>]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sosyal bilimler doğa bilimlerinden neden farklıdır?</title>
		<link>https://kaptanacademy.org/sosyal-bilimler-dogal-bilimlerden-neden-farklidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cengizhan Kaptan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Jan 2022 02:16:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[açık sistem]]></category>
		<category><![CDATA[açık sistem kapalı sistem]]></category>
		<category><![CDATA[Analitik Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Bhaskar]]></category>
		<category><![CDATA[bilim ideoloji]]></category>
		<category><![CDATA[davranışçılık]]></category>
		<category><![CDATA[doğa bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[eleştirel realizm]]></category>
		<category><![CDATA[empirik]]></category>
		<category><![CDATA[empirik fiili reel]]></category>
		<category><![CDATA[empirizm]]></category>
		<category><![CDATA[fiili]]></category>
		<category><![CDATA[geçişli nesne]]></category>
		<category><![CDATA[geçişli nesneler geçissiz nesneler]]></category>
		<category><![CDATA[geçissiz nesne]]></category>
		<category><![CDATA[gerçeklik]]></category>
		<category><![CDATA[hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[indirgemeci]]></category>
		<category><![CDATA[kapalı sistem]]></category>
		<category><![CDATA[Kıta Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[pozitivizm]]></category>
		<category><![CDATA[reel]]></category>
		<category><![CDATA[Skinner]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal bilimler]]></category>
		<category><![CDATA[üç gerçeklik alanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://cengizhankaptan.com/?p=680</guid>

					<description><![CDATA[İdeolojiler kendilerini yenilerken ve gerçekliğe daha yakın bir yerde konumlanmaya gayret ederken kendilerine öncülük etmiş olan tarihsel şahsiyetlere hakaret etmiş olmazlar. Bilakis düzelttikleri, geliştirdikleri ve gerçekliğe daha da yakınlaştıkları ölçüde o şahsiyetlere bilimsel gerçeklik hakkındaki yanlışlanabilirlik çerçevesinde yanaştıkları için en büyük borcu ödemiş olurlar.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GİRİŞ</strong></p>



<p>Günümüzde bilim ile ilgilenen insanlar arasında &#8216;sezinlenen&#8217; bir gerçektir doğa bilimleri ile sosyal bilimler arasındaki fark: doğa bilimlerinde mekanik kuralları tespit etmek daha kesin sonuçlar verirken sosyal bilimlerde bu kesinliği elde etmek zordur. Mesela Dünya&#8217;nın Güneş etrafındaki dönüşünü ne zaman tamamlayacağını, Mars&#8217;a belirli bir hızda giden uzay aracının Mars yüzeyine ne zaman ulaşacağını kesine yakın bir biçimde ve az bir hata payı ile hesaplayabiliriz. Toplumsal olaylarda ise iş değişir: kriz anlarında insanların tepki ve öfkelerinin dönüştürücü bir etkisi olacağı hususu ya da yakınımızda cereyan eden bir şiddet olayına olacak tepkimizi aynı kesinlikte öngöremeyiz. Dikkat edilirse doğal olaylardan bahsederken &#8216;hesaplamak&#8217; fiilini kullanırken toplumsal olaylarda &#8216;öngörmek&#8217;ten bahsettim. Zira birisinde genellikle mekanik bir hareketin bir aşamasını hesaplarken toplumsal olayların değişken yapısını öngörmek ile ilişkilendirdim.</p>



<p>Bunları aslında meşhur &#8216;sağduyu&#8217; ekseninde kabul edebiliriz gibi düşünebiliriz ancak bilim tarihi bu konuda bizim kadar sağduyulu olunmadığını gösteriyor bizlere. Bilim fakültelerinin çoğalması ve nihayetinde doğa bilimleri &#8211; sosyal bilimler &#8211; insani (beşeri) bilimler ayrımı ile eskiden pek popüler ve bilimlerin bilimi olarak tanımlanan felsefenin gözden düşmesi hepimizin malumu. Felsefenin içkin sorunları bir yana, biz bu yazı kapsamında doğa bilimleri ve sosyal bilimler karşılaştırma ve ilişkilendirilmesinden uzaklaşmayalım. </p>



<p><strong>HAKİKATE NASIL ULAŞILIR? POZİTİVİZM VE KARŞITLARI</strong></p>



<p>Bilim felsefesinin önemli hatta temel sorularından birisi &#8216;Hakikate dair mutlak bilgiye nasıl ulaşabiliriz?&#8217; sorusudur (Glanzberg, 2021). Bu soruya dair pek çok cevap verilmiştir ve gerçekliğin asla bilinemeyeceğinden tutalım da mutlak gerçekliğin bilinebilir olduğu arasında yani tamamen zıt iki kutup arasında neredeyse sayısız cevap verilmiştir. Batı&#8217;da Kartezyen felsefe ile başlayan çeşitli gelişmeler sonunda, kabaca Kıta Felsefesi denilen ve akılcı, fenomenoloji-hermenötik gelenekleri ile de tanınan felsefe ile Analitik Felsefe olarak bilinen ve daha çok ampirik yaklaşımı benimseyen felsefe dalları alanda belirleyici olan dallar haline geldiler. Son on yıllarda Analitik Felsefe ile Kıta Felsefesi arasında belirli bir yakınlaşma olduğunu ve eski kavuşturulamaz denilen ayrımların daha esnek bir şekilde ele alındığını biliyoruz.</p>



<p>Empirik yaklaşımın epey yükseldiği yıllarda, psikolojide hakim olan &#8216;davranışçılık&#8217;, felsefede hakim olan &#8216;mantıkçı pozitivizm&#8217; gibi akımların popülarite kazanması neticesinde, sosyal bilimlerin de doğa bilimleri gibi deneyler ile açıklama yapabilmesi halinde bilim olarak değerlendirilebilecekleri görüşü ağırlık ve hakimiyet kazandı. İnsanı, bir etkiye tepki veren bir Varlık düzeyine indirgeyen bu yaklaşım özellikle Skinner döneminde epey sansasyonel bir biçimde öne çıktı ve sosyal bilimlerin özellikle psikoloji alanında hakimiyet kurdu. Sosyal bilimlerde pozitivist yaklaşımın hakimiyeti neticesinde artık sadece laboratuvar düzeyine ve Pavlov&#8217;un köpekleri gibi toplumsal olaylarda ne tepki göstereceğinin ölçülebileceğine inanıldı insanların. Felsefe alanında &#8216;Temelcilik&#8217; (İng. Foundationalism) akımı da bu minvalde değerlendirilebilir ve bu gruba dahil filozoflar arasında Bertrand Russell, ilk dönem Wittgenstein gibi isimler sayılabilir. Sistemin sınırlılıkları ve deneye tabi tutulamayan olayların bilimsel analize tabi tutulamayacağı şartı bu sınırlı yaklaşımın gözden düşmesine neden oldu ve hem bilimi sınırlayan yanları iyice kendini belirgin hale getirdi hem de 1960-70 yıllarında etkisini yitirdi .</p>



<p>Öte yandan pozitivizmin sınırlandırıcı ve kısır (sosyal) bilim anlayışı bilimin nerede ise tamamen imkansız bir şey olduğuna dair görüşleri kuvvetlendirdi. &#8216;Akla Veda&#8217;nın sahibi Feyerabend ve Kuhn&#8217;un eleştirilerinde pozitivizmin neden olduğu krizlerin etkisi belirgindir. Gerçekten de toplumsal olayları doğal olaylar gibi mekanik bir çerçevede açıklamaya çalışmak faydadan çok bir çok psikolojik ve sosyolojik zararlara da neden olmuştur. Örneğin, bir insanda olumlu sonuç veren bir disiplin biçiminin başka insanda da evrensellik iddiası ile geçerli olacağını dayatan uygulamalar vs. bireysel ve toplumsal sorunlara yol açmıştır. Örneğin eleştirel realizm kapsamında ifade edersek: ontoloji (Varlığın bilimi) epistemolojiye (bilginin bilimi) indirgenmiş durumdadır artık. Neden? Çünkü, gerçeklik duyularla algılanabilecek şeyler ile sınırlanmıştır. &#8216;Gözümle görmediğime inanmam&#8217; önermesinin eksikliği ve kısırlığı buradadır ve bunun ötesinde anlamsız tartışmalara hala konu olabilmektedir. Pozitivizme, daha spesifik biçimde Temelcilik&#8217;e karşı Adorno ve Horkheimer&#8217;ın tavırlarını da es geçmemeliyiz. Frankfurt Okulu&#8217;nun en çok tanınan bu iki önemli ismi de akla güvenen Batı felsefesinin yıkıcı ve zararlı yanlarını ortaya koymaları ile öne çıktılar. Adorno ve Horkheimer Batı felsefesinin epistemolojisini, rasyonalitesini, evrensellik iddialarını çarpıcı bir biçimde eleştirdiler. Nietzsche&#8217;nin perspektivizmini hatırlarsak, Özne&#8217;den Mutlak&#8217;a adeta Tanrı gözüyle bakma sanatını yaşatan ve deneyimlemeye çağıran Hegel sistemini (aslında Alman İdealizmini de diyebiliriz sistem konu oldukça) eleştirdiğini de hatırlarız. Nietzsche Tanrı gözü ile bakmanın mümkün olamayacağını ve ne olursa olsun Özne&#8217;nin sadece bir perspektiften bakabileceğini savunmuştu. Perspektif değişime uğrayıp bir gelişmeyi içerebilse de Tanrı gözü seviyesi mümkün değildi ve bu da izafiyet (rölativizm) anlamına gelmekte idi. Haliyle evrensellik büyük ama geçersiz bir iddiadan ibaretti; bilimin evrensel yasaları olamazdı. Bhaskar&#8217;a göre Nietzsche de gerçekliği sabit ve değişmez bir şekilde ele alan metafizik yaklaşım hatasına düşmüştür (Bhaskar, 2010).</p>



<p><strong>BAŞKA BİR YAKLAŞIM MÜMKÜN MÜ? GERÇEKLİĞİN TANIMI</strong></p>



<p>Peki daha sağlıklı ve gerçekliğe yakın konumlanabilecek bir bakış açısı ve bilimsel yaklaşım mümkün müdür? Mümkün ise nasıl olmalıdır bu bakış açısı ve bilimsel yaklaşım?</p>



<p>Buna cevap verebilmek için öncelik sırası değil belki ama mantıksal ilişkisi akılda tutulması gereken iki husus mevcuttur:</p>



<p><strong>1-</strong> <em><strong>Gerçeklik</strong></em> mevcuttur. Ancak<strong><em> &#8216;tabakalaşmıştır&#8217;</em></strong>. Ayrıca <em><strong>farklılaşmış, yapılanmış ve değişkendir</strong></em>. <br><strong>2-</strong> <em><strong>Gerçeklik</strong></em> sabit olarak değil, yukarıda belirtildiği gibi değişkenlik içeren hakikattir ve bu anlamda gerçeklik <strong><em>hakkındaki bilgilerimiz de yanlışlanmaya açıktır</em></strong>. (Geçmişte bilimin doğru dediğinin bugün geçersiz olduğu ve buna bağlı olarak da kimi dogmatik düşünce mensuplarının bilimi neredeyse safsata olarak gören söylemlerini hatırlayalım). Oysa ne bugün söylenilen hakikatin kendisidir ne de bu hakikatin olmadığı anlamına gelir. Bilimsel yaklaşım aynı zamanda itidaldir, alçakgönüllülük içerir ve ahkam kesmekten çok hizmet etmek için mevcuttur. Günümüzde ticarileşen bir bilimsel dünyada bilimin temel unsurlarının da gözden uzaklarda olduğu bilinen bir durum ne yazık ki.</p>



<p><strong>ELEŞTİREL REALİZME GÖRE ÜÇ GERÇEKLİK ALANI</strong></p>



<p>Yukarıda gerçekliğin tabakalaşmış olduğundan bahsettik. Bu aslen eleştirel realizmin görüşüdür ve doğa bilimleri ile sosyal bilimlerin farklılığının anlaşılması hakkında faydalı bir rol oynar. Sadece eleştirel realizm bu doğa bilimi &#8211; sosyal bilim ayrımını ileri sürmez ancak konuya derinlik katabilmiş bir felsefi akım olduğu için özellikle yaklaşımını faydalı ve doğru buluyorum ve benim de görüşüm bu minvaldedir. Üç gerçeklik alanına bakmadan önce deney hakkında biraz konuşalım.</p>



<p>Deney: Gerçekliğe aktif müdahaledir. Deneyde amaçlanan şey gözlemlerin deneysel biçimde doğrulanmasıdır. Ancak bu pozitivist yaklaşımın sınırıdır. Çünkü deneyler bazen o ana kadar gözlemlenmemiş şeyleri de keşfedebilir ve ortaya çıkarabilirler. Ortaya çıkan olaylar ise sadece izlenen olaylar değildir; bilakis gözlemci/araştırmacı olayları yönlendirir; bazı değişkenleri ortadan kaldırabilir ya da onların niteliklerini değiştirebilir ki bu değişkenlerin olaylardaki etkisi ya da etkisizliği ortaya çıkabilsin. Bu deneyler sonucunda, araştırmacılar kendi sonuçlarını üretirler ve ulaştıkları sonuçları kavramlaştırarak bilimsel dünyaya katkıda bulunurlar. </p>



<p>Peki laboratuvarda gerçekleştirilen bir deney ile toplumsal olayların analizini yapmak ne kadar mümkündür? Toplumsal katmanların ya da sınıfların bir toplumsal olayda nerede konumlanacaklarını laboratuvarda test edebilir miyiz? Edeceğimiz testin geçerliliği ve geniş bir popülasyona uygulanabilmesinin olasılığı nedir? İstatistiksel veri analizi ile toplumun eylemselliğini laboratuvar çalışmaları ile hesaplayabilir miyiz? İşte pozitivizmin bilimsel şart olarak empoze ettiği deneyci anlayış yani empirizm bu konuda aslında tartışmaya mahal vermeyecek kadar sınırlı ve eksiktir. Aslında şu yaşadığımız dünya ve şartlara bakında toplumu dönüştürücü ve yeniden kurucu olma iddiasındaki anlayışların içinde kah saklı kah belirgin sorunlar da bu pozitivizm mirasını taşıyabiliyor. Örneğin Lefebvre&#8217;den 1950&#8217;lerin ortalarına kadar SSCB&#8217;de sosyolojinin bilim olmadığı için eğitim müfredatına alınmadığını okumuştum yıllar önce. Çerçevesini çizdiğimiz bu pozitivizm anlayışının ideoloji ile eklemlenmiş hali ile pek de şaşırtıcı bir yasak olmadığını anlayabiliriz bunun.</p>



<p><em>Bhaskar</em> (2008 s.46-47) bu anlamda gerçekliğin <em>üç ontolojik alan</em>ını ortaya koyar:</p>



<p>a) Empirik<br>b) Fiili<br>c) Reel</p>



<p>Empirik alan doğrudan olsun, dolaylı olsun deneyimlediğimiz şeyleri kapsar (Güneşin doğuşu gibi, Ay tutulması, yerçekimi vs.)<br>Empirik alan ya da dünya gerçekliğin tamamını kaplamaz ve gerçekliğin kendisi değildir. Aslında teori yüklüdür ve her şeyin empirik alana indirgenmesi bu yüzden Bhaskar tarafından &#8216;epistemik hata&#8217; olarak adlandırılır (Danermark <em>et al</em>., 2018). <br>Fiili alan ise deneyimlemesek bile bazı olayların ortaya çıktığı alandır. Haliyle şu anda gözlemlemediğimiz ya da gözlemleyemediğimiz olayların ortaya çıkabilmesi her zaman olasıdır ve şu anda gözlemlenmemiş oldukları onların olmadıkları anlamına gelmez. Empirik bakış açısı bu anlamda darkafalı ve indirgemeci bir görüşe tekabül eder.<br>Sosyal bilimler alanı için önemli olan alan da reel alandır. Bu alanda dünyadaki olayları (toplumsal olayları ve doğaya müdahale edip akışını değiştirebilecekleri de katabiliriz -örnek: iklimde insan etkisi, ormanların insanlar tarafından yok edilmesi vs.-) ve bunları mekanizmalar olarak tanımlarız. Görülemeseler de mevcut olduklarını düşündüğümüz mekanizmaların varlıklarının mümkün olduklarını ve toplumsal olayları doğurdukları ihtimalini dışlamayız (Lewis, 2001). Basit bir deyişle bir şeyin arkasında başka bir şeylerin olabileceği fikrini dışlamayız; aksine, bunun özellikle toplumsal perspektifte epey mümkün olduğunu aklımızda tutarız. Kaba nedensellik ile realizmin temel ayrımlarından birisi de budur.</p>



<p>Bu üç alanın kendilerine özgü tabakalaşmaları ötesinde, reel alanın yani toplumsal olayların alanının karmaşıklığı da bu anlamda ortaya çıkar. Öncelikle, empirik alanda gözlenen olayların biz insanlar var olmasak da var olmaya devam edeceklerini gözönünde tutalım. Bizler olmasak da ve çok olağandışı bir durum olmadıkça, yarın sabah yine güneş doğacak, gün geceye göre daha aydın olacaktır. Aynı şekilde, kışlar yaşadığımız yerde yazlara göre daha soğuk geçecektir vs. Ancak bunları toplumsal olaylar hakkında söylemek mümkün mü? Sınıf çatışmasından dolayı şu vakitte devrim olacağını söyleyebilir miyiz? Ya da &#8220;sınıflar çatışmasında uzlaşmaz çelişki vardır ve -kesinlikle- devrim olacaktır&#8221; gibi bir önerme ne derece pozitivizmin ya da determinizmin yani kesinlikçi anlayışın engellerinden muaftır? Geçmişte olan toplumsal olaylardan hareketle ileride olacak hareketlerin ne ve nasıl olacağını söyleyebilmek ne derece bilimseldir? Burada olasılıklar ve öngörüler ile yaklaşmak ve kesinlik belirten ifadeler yerine analiz edilmiş, eleştirel yaklaşılmış olgulardan hareketle &#8216;mümkün&#8217; demek ve dönüşüm için çabalamanın doğru adım olduğunu ortaya koymak gerekmekte. Bu tabakalar çok sadeleştirilmiş bir biçimde söylersek fiziksel, kimyasal, biyolojik, psikolojik ve toplumsal tabakalardır ve her tabaka kendi başına kendi varlığını nispeten sürdüren bir özelliğe sahiptir ve bu yüzden de hepsi tabir caizse &#8216;aynı kaba sığdırılamaz&#8217;. </p>



<p>Eleştirel realizmde bu yüzden <strong><em>kapalı sistem &#8211; açık sistem</em></strong> ayrımına da kısaca değinmek gerekir. Bu ayrım da doğa bilimleri ile sosyal bilimler arasındaki ayrımlar hakkında güzel bir tanımlama seti ve tabakaların kendilerine özgü analizleri hakkında ışık tutmakta. Kapalı sistemlerde üretken mekanizmalar diğer mekanizmalardan soyut, ayrı ve bağımsız bir biçimde hareket ederler. Yukarıda da paylaştığımız doğal olaylardaki gibi günün aydınlanması için bizim güneşe vs. müdahelede bulunmamıza gerek yoktur; yazın gelmesi için de bizim eylemlerimizin bir ehemmiyeti yoktur. Açık sistemlerde ise birden fazla üretken mekanizma işler ve birbirlerini etkilerler (Danermark <em>et al</em>., 2018). Toplum ve insanlararası ilişkiler böyledir. Haliyle bunların analizi zordur ve üretken mekanizma arttıkça analiz gitgide daha da zorlaşır. İşte tam da bu kapalı sistem &#8211; açık sistem ayrımı ile doğal bilimler ve sosyal bilimler arasındaki farkı bu açıdan da anlayabiliriz. Toplumsal analiz yapmak zordur, bir çok mekanizmanın çözümlenmesini şart koşar. Bunlar yıldırmamalıdır ancak gözardı edildikleri zaman gerçekdışı bir zemine kaymak kaçınılmaz hale gelir. </p>



<p><strong>GEÇİŞLİ &#8211; GEÇİŞSİZ NESNELER</strong></p>



<p>Kapalı sistem &#8211; açık sistem tanımlarının sunulmasından sonra sade bir şekilde söyleyecek olursak: geçişsiz nesne gerçekliktir, geçişli nesne ise teoridir. </p>



<p>Şöyle ki: araştırmalarımızda kullandığımız şey gerçekliğin kendisi değildir. Bilimsel araştırmalarda bu gerçekliğe dair teorileri kullanıyoruz. Hali ile teoriler geçişlidir çünkü onlar gerçekliğe dolaylı bir şekilde bizleri bağlayan şeylerdir. Bu yüzden de gerçekliğin kendisi geçissizdir; kendisidir. Ve yine bu yüzden teori ile gerçeklik arasında daima kah ince kah çok kalın bir ayrım mevcut olacaktır; bu boşluğun çok ince, neredeyse gerçekliğe dokunacak kadar yakın olması bizim gerçekliğe erişmek adına teorik dünyadaki arzumuz ve isteğimizdir; sanırım böyle ifade edebiliriz. Bhaskar bu iki boyut arasındaki farkı &#8216;bilimin paradoksu&#8217; olarak tanımlar. Çok şahsi bir ifade ile: hakikate erişmek için o boşluğa &#8216;katlanarak&#8217; hakikat arayışından vazgeçmemek doğru bilimsel uğraştır diyebilirim buna; haliyle bu paradoks bizi yıldırmamalıdır. </p>



<p>İşte yukarıda bahsi geçen pozitivistler böyle bir boşluğu kabul etmeme noktasında dururken bizim bu bahsettiğimiz boşluktan dolayı gerçekliğe asla ulaşılamayacağını söyleyenlerin de niye böyle söylediklerini sanırım daha iyi anlayabiliriz artık. Bu ontolojik boşluk bizi cesaretsizlendirmemeli; bilakis gerçekliğe en yakın ve daha yakın olma konusunda ateşlemeli kanımca. </p>



<p><strong>SONUÇ YERİNE</strong></p>



<p>Sosyal bilimler ile doğa bilimleri arasındaki farklara değindik. Doğa bilimlerinde empirik yaklaşımı kısaca işledik ve bunun gerçeklik ile belirli bir bağı bulunduğunu ancak gerçekliğin kendisi olmadığını anlattık. Ayrıca, henüz gözlemlenmemiş (fiili) olayların empirizmin yetersizliğine dair konumunu hatırladık. Aynı şekilde, reel olarak tanımlanan gerçeklik alanının toplumsal olayların analizinde empirik metod ile açıklanamayacak ve laboratuvara sığmayacak kadar girift yapısını anlattık.</p>



<p>Günümüzde toplumsal dönüşüme yönelik ideolojilerin bu yazıda temel bir bakış açısını yansıtmaya çalıştığım eleştirel realizm (veya felsefi bakış açısı bilimsel metodu aynı zenginlikte olan herhangi bir yaklaşım) ile tekrardan gözden geçirilmesinin hem elzem hem de geç kalan bir yaklaşım olduğunu üzülerek her gün tecrübe ediyorum. Elbette bu yönde pek çaba sarfedildi ancak pratik alanda bunun yansımasını görmek çok zor ve bu düşünceyi savunanlar ile ideolojiler arasında bir kopuş yaşanmasına da neden oluyor bu durum. Üzüntüm ise bu özetini sunduğumuz çerçevelerin bilinmemesinden değil; bilinseler de elin tersiyle itilebileceklerine dair endişemden kaynaklanıyor. Oysa ideolojiler kendilerini yenilerken ve gerçekliğe daha yakın bir yerde konumlanmaya gayret ederken kendilerine öncülük etmiş olan tarihsel şahsiyetlere hakaret etmiş olmazlar. Bilakis düzelttikleri, geliştirdikleri ve gerçekliğe daha da yakınlaştıkları ölçüde o şahsiyetlere bilimsel gerçeklik hakkındaki yanlışlanabilirlik çerçevesinde yanaştıkları için en büyük borcu ödemiş olurlar. </p>



<p>Selam ve sevgi ile.</p>



<p><strong>Kaynaklar</strong></p>



<p>Bhaskar, R. (2008). <em>A realist theory of science</em>. Oxford: Routledge.</p>



<p>Bhaskar, R. (2010). <em>Plato etc.: The problems of philosophy and their resolution</em>. Oxford: Routledge.</p>



<p>Danermark, B., Ekström, M., Jakobsen, L., &amp; Karlsson, J. C. (2018). <em>Toplumu Açıklamak: Sosyal Bilimlerde Eleştirel Realizm</em>. Ankara: Phoenix.</p>



<p>Glanzberg, M. (2021). Truth. In E. N. Zalta (ed.) <em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy</em> (Summer 2021 ed.). Stanford University (Summer 2021 ed.). https://plato.stanford.edu/archives/sum2021/entries/truth/</p>



<p>Lewis, P. (2001). Realism, causality and the problem of social structure. <em>Journal of theory and social behaviour, 30</em>(3), 249-268.</p>



<p>P.S: Bu konuda Toplumu Açıklamak: Sosyal Bilimlerde Eleştirel Realizm (Danermark et al.) kitabının özellikle ilk üç bölümünün okunmasını tavsiye ederim. Ben de bu yazıda oradaki açıklamalardan (da) faydalandım.<br>16 Ocak 2022&#8217;de yayınlandı. Zaman içerisinde değişikliğe uğrayabilir, uğrayacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
