<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>kapitalizm &#8211; Kaptan Akademi</title>
	<atom:link href="https://kaptanacademy.org/tag/kapitalizm/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://kaptanacademy.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 09 Jun 2022 00:03:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>en-US</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>MARX &#038; ENGELS VE KOMÜNİST TOPLUM</title>
		<link>https://kaptanacademy.org/marx-engels-ve-komunist-toplum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cengizhan Kaptan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Jun 2022 00:03:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[engels]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalist toplum]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist toplum]]></category>
		<category><![CDATA[komünizm]]></category>
		<category><![CDATA[Marx]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://cengizhankaptan.com/?p=770</guid>

					<description><![CDATA[Marx ve Engels&#8217;in Toplu Eserleri&#8217;nde &#8220;komünist toplum&#8221; (İngilizcesi &#8220;communist society&#8221;) sanıldığı kadar fazla yer almaz. Marx ve düşüncesini eleştirenlerde ise tam aksine ve baskın bir biçimde onların kapitalizm eleştirilerine odaklanmak yerine kendilerinin -eleştiride bulunanların- çoğunlukla anlamını dahi bilmedikleri komünist toplum eleştirisi mevcuttur. Bir başka deyişle, Marx&#8217;ın somut tahlillerine karşılık şu an için soyut bir toplumun [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Marx ve Engels&#8217;in Toplu Eserleri&#8217;nde &#8220;komünist toplum&#8221; (İngilizcesi &#8220;communist society&#8221;) sanıldığı kadar fazla yer almaz. Marx ve düşüncesini eleştirenlerde ise tam aksine ve baskın bir biçimde onların kapitalizm eleştirilerine odaklanmak yerine kendilerinin -eleştiride bulunanların- çoğunlukla anlamını dahi bilmedikleri komünist toplum eleştirisi mevcuttur. Bir başka deyişle, Marx&#8217;ın somut tahlillerine karşılık şu an için soyut bir toplumun soyut eleştirisi yapılmaktadır.</p>



<p>Bir not olarak, &#8220;society&#8221; kavramının iki anlamlı bir kullanımı olduğunu belirtmekte fayda var: birinci anlamda &#8220;toplum&#8221;, ikinci anlamda ise &#8220;topluluk/cemiyet&#8221; olarak kullanılıyor. Bazen kapitalist toplum sonrası olacağı tahmin edilen toplum anlamında, bazen de yaşadıkları dönemde kurulan bazı cemiyetler anlamında.</p>



<p>Bu kısa yazıda beni ilgilendiren taraf ise kapitalizm sonrası toplum anlamındaki yani komünist toplum anlamındaki kullanım.</p>



<p>Marx ve Engels’in her ikisi de yaşadıkları topluma dair üretim ilişkileri ve üretici güçler temelli eleştiri yapmışlar ve kapitalist sistemin &#8216;tarihsel bir gereklik&#8217; olarak komünist toplum tarafından izleneceğini &#8216;tahmin etmişlerdir&#8217;.</p>



<p>Sanıldığının aksine 36.000&#8217;den fazla sayfa içeren Toplu Eserler&#8217;de yorumlar, kaynaklar, eserlere ait tanıtıcı önsözler ve her iki anlama yönelik kullanım da dahil olmak üzere sadece 119 kere geçiyor komünist toplum (ve de topluluk). Yani Marx ve Engels&#8217;in kendilerinde komünist toplum kavramının kullanımı çok az.</p>



<p>Kavramın komünist toplum anlamında geçtiği çalışmalar ise pek popüler olanlar: &#8216;Alman İdeolojisi&#8217;, &#8216;Komünist Parti Manifestosu&#8217;, &#8216;Gotha Programı&#8217;nın Eleştirisi&#8217;. Ve bunlara ek olarak Engels&#8217;in &#8216;Elberfeld Konuşmaları&#8217;.</p>



<p>Ana hatları ile de insanların belirli bir işi olmayacağı, sömürü ve rekabet sona ereceği için bugün patates toplayanın yarın balıkçılık yapabileceği, düşünce ile bedensel emek arasındaki farkın ortadan kalkacağı -beyaz yaka / mavi yaka farkı- bir &#8216;zaman ekonomisi&#8217; ve bunun hem birey hem de toplumu özgürleştireceği bir sistem öngörülüyor. Bunları bugün düşünmek dahi ütopik bir durumu imliyor. Oysa, progresif ve zaman içinde oluşan bir yapı önemli. Marx ve Engels de böyle düşünmüş olsalar gerek ki komünist toplum hakkında adeta cennet tasviri yapıp kıssalar anlatmamışlar. Anlatmadıkları gibi anlatanları da gerektiğinde &#8216;Aziz&#8217; sıfatı yakıştırarak eleştirmişler.</p>



<p>İki ana unsuru not düşmek isterim:</p>



<p>1- Daha -İngilizce- Toplu Eserler&#8217;in 1. cildine açıklayıcı önsözde (s. XV) de belirtildiği gibi Marx ve Engels&#8217;in analizlerinin taçlandığı alan burjuva toplumunun analizidir. Bu da Marx&#8217;ın dile getirdiği hareket kanunu (İng. law of motion), ekonomik kanunların gelişimi ve bu kanunların kendilerini sınıf ve politik kavgalarda belli edişleridir.</p>



<p>2- Yine önsözde belirtildiği üzere bu tarihsel gereklik doğrultusunda insanlığın gelişimine dair gelecek söylemleri &#8216;tahminidir&#8217;. Önsözü yazanın da bu tahmin kelimesini kullanması doğru bir noktadır. Çoklarının dediği gibi determinist bir yaklaşım değil daha iyi bir geleceğin gerekliğine değinme mevcuttur.</p>



<p>&#8216;Benim bu duruma bir son vermem gerek&#8217; dediğimde bu o durumun sona ereceği anlamına gelmiyor; benim daha iyi bir duruma kavuşmam için gerekli olan bir şeyi dile getirdiğim anlamına geliyor. Politik, ideolojik, bilimsel konuşmalar arasındaki farkların da iyice anlaşılması ve dile getirilmesi gerekiyor.</p>



<p>Tüm bunların ışığında da şunları ifade etmek isterim:</p>



<p>a) Marx ve Engels&#8217;in kendileri bilimsel bulgular (tarihsel, doğa bilimsel) doğrultusunda geleceğin toplumuna göre &#8220;tahmin&#8221; yapmışlardır. Bunun insanlık için daha iyi bir yaşam sunacağını düşünmüşler ve bu yönde çalışmışlardır. Bu tahmin ise masalsılıktan uzak, tarihi inceleme ve diyalektik ile bezenen bir gelecek öngörüsüdür. Marx ve Engels&#8217;i okurken, tarihten kastedilenin diğer beşeri ve sosyal bilimleri o yüzyıldaki gelişimleri doğrultusunda ele almak önemlidir. Marx ve Engels&#8217;in zamanında ve ötesinde henüz bugünkü gibi bir çok dallara bölünmüş bir sosyal bilimler yapısı mevcut değildir. </p>



<p>b) İdeolojik planda bu çalışmalar, ideolojinin içkin durumu içerisinde bazen sert bazen de değişen söylemlere yol açmıştır. İdeoloji, politika ile bilim arasında kapanmaz bir boşluk vardır ve bu kaçınılmazdır da.</p>



<p>c) Bilimle uğraşan ve bilim yolunda ilerleme sağlamak isteyen insanların söyledikleri tıpkı bilimin bulguları gibi değişebilir ve hatta geçersiz de kalabilir. Ancak bunun gelişimi yine aynı metodoloji ile yapılır. İdeolojilerde ise bunun aksine hata vs. kabul edilmek istenmez. Politika alanında ise hatalar saklanabilir de ideolojiye ek olarak. Buna benzer bir ifadeyi yani bilimin iç çelişkilerinin bilim ile düzeltilmesine dair bir ifade Marx&#8217;ın gençlik çalışmalarından biri olan Yahudi Sorunu broşüründe dahi mevcuttur.</p>



<p>d) Ben hala Marx ve Engels&#8217;in mevcut toplum analizlerinde haklı olduklarını düşünüyorum. Kapitalist toplumun insanlık için mevcut en kötü toplum türü olduğuna kaniyim. Günümüze hala emek-sermaye ilişkisi (çelişkisi) öz itibarı ile değişmemiştir; bilakis toplumsal muhalefet ve devrimler dönemi sekteye uğramış olsa da acımasız bir şekilde kendini göstermektedir. </p>



<p>e) Marx ve Engels&#8217;in komünist toplumdan fazla bahsetmeyip sadece bir anahat çizmelerini takdire şayan buluyorum. Sanki olması yüzde 100 imiş bir inanca sunmak yerine kapitalist toplumun mevcut sorunlarına odaklanmışlar ve kapitalizmin içkin analizi ve eleştirisini yerine getirmişler. Komünist toplum gerçekleşebilir ancak bunu bir cennet kıssası şeklinde ele almamak lazım.</p>



<p>Haliyle, komünist toplum üzerine çok da konuşmak gerekmiyor. Bunları ortaya koyduktan sonra ve bu şekilde bir kavrayış sonrası, ilgili kullanımların yani komünist topluma dair çok kısa özeti geçilen tespitlerin daha ayrıntılı bir halini başka bir yazıda paylaşabilirim.</p>



<p>Ancak akılda tutulması gerekli olanın, yaşanılan toplumun her an ve yeniden analizi, eleştirisi ve bundan nasıl kurtulunacağı (toplumun nasıl dönüşeceği) olduğudur. Bunun ötesine geçmek ise mistisizme kadar uzanan bir avunma ile sonuçlanabilir (afyon örneğinde olduğu gibi geçici olarak acı dindirme teknikleri uygulanabilir veya bu işlevi gören öğretilere yönelinebilir; çağımızda dinin yerini almış olan çok sayıda afyon mevcut).</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeşil kapitalizm trendi</title>
		<link>https://kaptanacademy.org/yesil-kapitalizm-trendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cengizhan Kaptan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Sep 2021 09:19:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[sosyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[sürdürülebilir ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[yeşil ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[yeşil finans]]></category>
		<category><![CDATA[yeşil kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yeşiller]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://cengizhankaptan.com/?p=573</guid>

					<description><![CDATA[Günümüzde bilginin paylaşımı ve üretimi konusunda bir kriz yaşıyoruz. Bu da bizi içimize kapanmaya ya da sonuca yönelik hareket etmekten uzak, daha çok söylenme odaklı bir hale getiriyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Epeydir yazmıyordum. Ancak Sn. Mühdan Sağlam’ın <a href="https://www.gazeteduvar.com.tr/dunyanin-en-guclu-cemaati-bankalar-ve-enerji-sirketleri-makale-1533421" target="_blank" rel="noreferrer noopener">yazısını</a> okuyunca hem yazıyı değerli buldum hem de bu konuda daha çok yazı yazılacağının bilinci ile biraz katkı sağlamak istedim kendimce, elimden geldiğince. Haliyle bu yazı bir eleştiri, polemik gibi bir kaygıdan değil, bazı anahtar kavramlardan hareketle kapitalin nereye doğru evrildiğini (ya da evrilme süsü verdiğini; karar okuyan ve deneyimleyenin olsun) gösterme amacı ile yazılmıştır.</p>



<p>Mühdan Sağlam çok haklı bir tespitle kapitalizmin amacının kârın mümkün olan en yüksek seviyeye yükseltilmesi olduğunu belirtmiş. Son yıllarda yükselen bir trendi bu anlamda bazı kavramlar eşliğinde ortaya koymakta yarar var: “Kurumsal sosyal sorumluluk” -KSS- (İng. <em>corporate social responsibility</em> &#8211; CSR) olarak bilinen ve kısaca kârın dışında önemli faktörler olduğundan hareketle sürdürülebilirlik (İng. <em>sustainability</em>) ve Türkçeye görebildiğim kadarı ile “Çevresel-Sosyal-Yönetişim” olarak çevrilen (İng. <em>Environmental-Social-Governance</em> – ESG) ilk eve perspektifleri doğrultusunda gitgide yükselen bir alternatif ekonomik yapılanma ortaya çıkmakta. Altyapısında kurumların azami kâr – sorumlu kârlılık ikileminden kaynaklanan felsefi bir tartışma var dersem abartmış olmam. Ancak iş etiği (İng. <em>Business Ethics</em>) alanında sadece felsefi kaygılarla bu tarz alternatiflerin hayata geçirilmesinin mümkün olmadığını en iyi bilen kapitalin sahipleri. Felsefi, etik vs. tartışmalar süredursun özellikle Avrupa Birliği ve ABD’de ESG gitgide kurumsal alanda üretim ve finansta kendinden söz ettiriyor ve artan oranda ettirecek.</p>



<p>Finans ile kapitalin nasıl iç içe girdiklerinin farkındayız; Sağlam’ın yazısında da bu konuda en öne çıkan iki ‘cemaat’ olarak bankalar ve enerji şirketleri belirtiliyor. Doğru mu? Elbette doğru. En ucuz sermaye yabancı sermayedir tezinden ve pratiğinden hareketle, enerji şirketlerinin yatırımlarını özkaynakları dışında büyük oranda finansal kurumlardan kredi alarak karşıladıkları sır değil. Tam bir kazan-kazan ilişkisi mevcut. İşte tam bu noktada bazı bariyerler peşinde koşturuyor Avrupa Birliği mevzuatlar ve kurallar bazında. Örneğin; çevre ile ilgili AB mevzuatı hacim kazanmış durumda. Karbon Ayak İzi diye Türkçeye çevrilen İngilizce <em>carbon footprint</em> azaltımı perspektifi ile 2050 itibarı ile karbondioksit üretmeyen, sera gazlarından arınmış bir gezegen amaçlanıyor. 2030’da erişilmesi planlanan (ya da arzulanan demeli belki de) ve 17 adet hedef içeren “BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları&#8221; (İng. <em>UN Sustainable Development Goals</em>) ve Eylül 2015’de yürürlüğe giren Paris Anlaşması’nın temel amaçlarına uygun eylem planı ve yönetmelikler hummalı bir biçimde hazırlanıyor ve yürürlüğe giriyor.</p>



<figure class="wp-block-image"><img decoding="async" src="https://i.gazeteduvar.com.tr/storage/files/images/2021/09/01/gra1-lMHd.png" alt=""/><figcaption>Kaynak: https://turkey.un.org/tr/sdgs</figcaption></figure>



<p>Bunun yanı sıra, sürdürülebilir kalkınma ve yatırım olur da sürdürülebilir finans olmaz mı? Elbette olur! Finans kurumlarına yönelik mevzuatları da örneğin; AB’de AB mevzuatlarına uygun olarak regüle eden kurumlar üye ülkelerin Merkez Bankaları (ya da benzeri yetkili kurumlar). Bu yazıda detayına girmeyeceğim, ancak içinde bulunduğumuz 2021’den 2023’e kadar mevzuatın tamamlanması ve 2030’a kadar gerekli biçimde hem takip edilip hem de revizyonlara uğrayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bankalar ve kredi kuruluşlarının yukarıda bahsi geçen ESG perspektifi konusunda hem kendi iç Risk Yönetimleri’ni oluşturması hem de belirli analitik teknikleri ve stres testlerini uygulamaları bir gereklilik haline gelecek. Durum şu ki, bankalar bir yandan kendi iç mevzuatlarını ve risk yönetimlerini değiştirir ve adapte ederken, bir yandan da kurumsal ve bireysel finansman aktivitelerini yeniden dizayn edecekler ve ediyorlar. Örneğin bugün AB’de çoğu yatırım enstrümanında ESG görmek mümkün (S&amp;P 500 yerine S&amp;P 500 ESG-filtreli bir yatırım fonu örneğinde olduğu gibi). Keza yeşil fonlar (<em>Green bonds</em>), kurumlar ESG finansmanı. AB’de BNP Paribas gibi birçok dev bankanın da kömür finansmanından çıktığını belirtmeliyim örneğin. Asıl sorun tam da burada olacak; yüksek karbon emisyonu üreten firmaların finansmanı durdurulacak mı yoksa bu firmaların düşük karbon teknolojilerine geçebilmeleri için finansman sağlanacak mı, gibi konular epey kafa kurcalamaya devam edecek.<a href="https://www.sustainalytics.com/" target="_blank" rel="noreferrer noopener"> Sustainanalytics</a> ve <a href="https://vigeo-eiris.com/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Vigeo Eiris</a> gibi ESG reytingleri sağlayan kurumlar da artık S&amp;P, Fitch ve Moody’s kadar konuşulacak ve ESG reytingleri finans dünyasında yeni normal ve bileşen olacak. Sustainanalytics ve Vigeo Eiris gibi cafcaflı isimleri alıntıladığıma bakmayın; onlar da ESG reyting firmaları ve örneğin Vigeo Eiris bir Moody’s iştiraki sonuçta! Finans kurumlarına dair genel çerçevenin de yine bir BM inisiyatifi olan UNEP FI (Sorumlu Bankacılık İlkeleri şeklinde çevirebileceğimiz <em>Principles for Responsible Banking</em> adlı ilkeleri belirleyen inisiyatif) tarafından yürütüldüğünü de belirterek, bu faslı kapatıp politik mecraya geçebiliriz artık.</p>



<p>Politik anlamda da bu yeşil finansın etkileri kaçınılmaz. Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 16 Temmuz’da basına yansıyan ‚Yeşil Mutabakat Eylem Planı’nı imzalamasının zamanlaması manidar değil, bir gereklilik. Bundan sonra başta da belirttiğim gibi bol bol yeşil finansman, ESG, sürdürülebilir ekonomi gibi söylemler bazen şaşırtıcı derecede kendini tekrar eden ve olmazsa olmaz tarihsel tekrarlarımız arasında yerini alacaklarmış gibi görünüyor.</p>



<p>Peki, başa dönelim! Friedman’ın 1970’de azami kâr perspektifi üzerinden Kurumsal Sosyal Sorumluluk eleştirisi yapmasından bu yana yaklaşık 50 yıl ve hatta daha fazla süre geçmiş iken sorumlu bir finansman perspektifinin -ki bu perspektifte &#8216;kârın her şey olmadığı&#8217; gibi yüce amaçlar zikredilmekte- şansı ne kadar vardır? Ben Friedman’ın en azından dürüst davrandığını ve bir gerçeği dile getirdiğini düşünüyorum. Bugün bireysel ya da kurumsal yatırımcı, dünya görüşünün de ötesinde daha fazla kâr elde etmeyi tercih edecektir. Avrupa ve ABD’de ise Sn. Sağlam’ın kolektif bilinç üzerinden dile getirdiği bir durum daha mevcut: <em>Stewardship</em> denilen bir nevi aktivizm. Halka açık firmaların yıllık toplantılarına katılıp firmaların iklim, toplum ve yönetimsel eksikliklerini dile getirme, sözleşmelere uyma, sürdürülebilirlik raporları hazırlanması yönünde çağrı gibi, bir nevi etimolojik olarak da sözcük anlamının içerdiği gibi şirket gardiyanlığı/gözetimciliği yapılıyor. Ancak Batı’da burjuva anlamda da olsa demokratik kurumların çok daha güçlü olması ve bireysel yatırımcı profilinin de belirli bir bilince sahip olması gibi durumlar var. Demek ki kolektif bilincin bilinç tarafını daha da kuvvetlendirmek, o kuvvet ile momentum yaratmak gerekiyor.</p>



<p>Dile getirebileceğim en büyük politik sorunlardan birisi de Batı’daki Yeşiller politikası. Adından da malum olduğu gibi bir çevre perspektifi olan bu siyasi yapının kapitale eklemlenen bir yapı olduğu hem belirginleşiyor hem de artık fakirin umudu misali, değişim gibi naif anlayışlardan kurtulmak gerekiyor. Daha da çarpıcı olan taraf ise bu yazının konusu olan kavram ve perspektiflerin (ESG, yeşil ekonomi, sürdürülebilir ekonomi vs) tam da Yeşiller’in politikası ile örtüştüğü gibi ilginç bir durum ile karşı karşıyayız. Bir yandan sermaye sahipleri diğer yandan da sermayenin bürokratları gibi. Tek farkla: Bürokratlar sermayedarları vicdana, sorumluluğa davet ediyor. Sağlam&#8217;ın yazısının başında verdiği bireysel örnekler ile BP’nin doğa katliamı durumunda olduğu gibi Yeşillerin de nehirden yosun toplama, şehirden plastik şişe toplama gibi etkinlikleri mevcuttur. Kötü etkinlikler midir? Hayır. Ancak sanayinin yarattığı kirlilik yanında ne oranda bir kirlilik ile ilgilenildiğini hesaplamaya kalkmaya da gerek yok. Vicdan çağrıları tutar mı sanayiye karşı? Tutarsa artık!</p>



<p>Günümüzde -kabul edelim ki- bilginin paylaşımı ve üretimi konusunda bir kriz yaşıyoruz. Bu da bizi içimize kapanmaya ya da sonuca yönelik hareket etmekten uzak, daha çok söylenme odaklı bir hale getiriyor. Gündem oluşturmak, oluşturulamayan gündemleri ise yakından takip edip buna göre adımlar atabilmek gerekiyor. Yine kabul etmek gerekiyor ki, bunları bir kişinin ya da dar grupların yapması imkânsız. Kolektif bilinç için de koordine olan, bilinci yüksek yapılar ve özbilinci yüksek bireyler gerekmekte. Yoksa kapitalizmin erdemine, Yeşiller’in vicdan çağrılarını duyarak geçireceğiz önümüzdeki uzun yılları diğer çığlıklara ek olarak.</p>



<p>Sonsöz: Kapitalizmin alternatifi sosyalizmdir; üretim ilişkilerinin değiştirilmesidir. Üretim ilişkilerinin ve mülkiyet konumlanmasının değişmesi söz konusu olmadıkça çözümsüzlük üretmekten başka bir çaremiz yoktur. Hep tekrar eden şeyler ise yorucu ve tüketicidir.</p>



<p>Bu yazı 1 Eylül 2021&#8217;de Gazete Duvar&#8217;da <a href="https://www.gazeteduvar.com.tr/yesil-kapitalizm-trendi-haber-1533497" target="_blank" rel="noreferrer noopener nofollow">yayınlanmıştır</a>.  </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Genel grevde bir Fransa: Kapitalizmin çatlakları</title>
		<link>https://kaptanacademy.org/genel-grevde-bir-fransa-kapitalizmin-catlaklari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cengizhan Kaptan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Dec 2019 14:37:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[fransa]]></category>
		<category><![CDATA[genel grev]]></category>
		<category><![CDATA[grev]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[neoliberalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://cengizhankaptan.com/?p=132</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazının yazıldığı an itibariyle Fransa’daki genel grev ikinci gününü tamamlanmak üzere. Ülke genelinde yüzbinlerce işçi, emekçi ve onlarla dayanışma içinde olanların katıldığı genel grev, 1995’teki genel grev sonrası ülkeyi felce uğratabilecek özellikte. Aslında genel grev hazırlıklarının 13 Eylül’de altı sendikanın inisiyatifiyle yapıldığı ve süresiz olarak planlandığı duyurulmuştu. Bazı sendikalar ise genel grevin 9 Aralık [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bu yazının yazıldığı an itibariyle Fransa’daki genel grev ikinci gününü tamamlanmak üzere. Ülke genelinde yüzbinlerce işçi, emekçi ve onlarla dayanışma içinde olanların katıldığı genel grev, 1995’teki genel grev sonrası ülkeyi felce uğratabilecek özellikte.</p>



<p>Aslında genel grev hazırlıklarının 13 Eylül’de altı sendikanın inisiyatifiyle yapıldığı ve süresiz olarak planlandığı duyurulmuştu. Bazı sendikalar ise genel grevin 9 Aralık Pazartesi gününe (9 Aralık dahil) kadar süreceğini belirtti. Halk desteğinin yüzde 69 olduğu düşünüldüğünde ve bu oranın 18-34 yaş grubunda daha da yüksek olduğu dikkate alındığında eylemlere katılanların kararlı olacağı muhakkak gibi görünüyor.</p>



<p>Genel grev, emeklilik yaşı da dahil, emeklilik ile ilgili düzenlemeleri protesto etmek ve bu yöndeki çalışmaların bitirilmesi amacına yönelik… Fransa’da kamu ve özel sektörü kapsayan 42 değişik emeklilik düzenlemesi mevcut, ikramiyeler ve emeklilik yaşı da düzenlemeden düzenlemeye farklılık gösteriyor.</p>



<p>Macron, bu düzenlemelerin çok karmaşık olduğunu, basit ve yeknesak bir düzenlemeye gidileceğini söylemişti. Ne olduysa da bu açıklamasından sonra oldu. En son 1995’te Jacques Chirac’ın yine genel greve yol açan girişiminden sonra hiçbir iktidar bu konuda adım atmaya cesaret etmemişti.</p>



<p>Fransa İçişleri Bakanı’na göre yüzden fazla şehirde, sekiz yüz binden fazla insanın katılımıyla başlayan genel grevde CGT Sendikası’na göre ise 1 buçuk milyondan fazla insan alanlardaydı ve en az iki yüz elli bin insan Paris sokaklarını doldurdu.</p>



<p>CGT’ye göre, insanlar sadece sokaklarda da değildi; ülkede bulunan sekiz petrol rafinerisinin yedisi eylemciler tarafından bloke edildi. Paris’te ise Eyfel Kulesi, Orsay Müzesi ve Versailles Sarayı gibi önemli turist ziyaret alanları da ziyarete kapatıldı.</p>



<p>Genelde sakin geçen gösterilerde bazı alanlarda ise göstericiler ile polis arasında çatışma çıktığı ve yalnızca Paris’te 100’e yakın göstericinin gözaltına alındığı edinilen bilgiler arasında.</p>



<p>Fransa Ulusal Demiryolları Şirketi (SNCF) ve haliyle ulaşım endüstrisini durma noktasına getiren genel grev, trenle ulaşım trafiğinin yüzde 90’ını kesintiye uğrattı. Paris’teki 16 metro hattının yalnızca 5’i işler vaziyette. Tren işletmelerinden Eurostar ve Thalys, Londra ve Brüksel’e olan tren seferlerinin en az yarısını iptal etmek zorunda kaldılar.</p>



<p>Havayolu ulaşımı da farklı durumda değil; yüzlerce sefer iptal oldu, Air France iç hatlardaki uçuşlarının yüzde 30’unu, yakın mesafeli dış hatlar uçuşlarının da yüzde 10’unu iptal etmek zorunda kaldı. Düşük ücretli uçuşları ile tanınan EasyJet de 223 seferini iptal edip, yolcularına gecikmelere hazırlı olmaları uyarısında bulundu.</p>



<p>Tek cümle ile ve klasik tabiriyle söylersek “Fransa’da hayat felç oldu”.</p>



<p>Bizim açımızdan önemli olan bir nokta ise bu genel grevin, neoliberalizmin insanları gönüllü teslim alınmış bireylere döndürdüğü masalının yerinin çöp tenekesi olduğunu bir kez daha görmemizi sağlamasıdır.</p>



<p>Neoliberalizm analistleri ve savunucuları hep Batı toplumlarını esas alır; işçilerin, emekçilerin durumlarının düzeldiğini, insanların üretim ilişkilerinden doğan çelişkilerinin Marx’ın söylediği kadar keskin olmadığını bir çok örnekle kanıtlayıp Marksizmi mahkum ederler(!).</p>



<p>Oysa, ne yıkılan Sur, ne Tel Rıfat’ta bombalanan çocuklar ne de sürgünlere uğrayan Ezidiler vardır gündemlerinde. Hatta onları görmek istemezler; görülmesine dayanılamayan hastanın ortaya çıkarılması ile eşdeğerdir adeta bunların ortaya koyulması. Bu anlamda, Avrupa’da gelişmekte olan işçi sınıfı ve emekçi direnişleri önemlidir. İnsanlığın yitirilmekte olan vicdan ve empatisine en yakın çizgidedir emekçi eylemleri çünkü ne kadar lümpenleşmiş ve bireysel taleplerin yansıması olsalar da global hegemonyayı sarsmaktadırlar.</p>



<p>Şu anda eylemcilerin talepleri duru ve sade. BBC’deki bir haberden alıntılarsam; Toulouse’da tren sürücüsü olarak yaşamını sürdüren Cyril Romero adlı emekçi, 2001’de işe başladığını ve imzaladığı sözleşme nedeniyle 50 yaşında emekli olmasının mümkün olduğunu, sonrasında yapılan reformlar ile ya 52,5 yaşında erken emekli ya da 57,5 yaşında tam haklarını alabileceği bir emekliliğe hak kazanabildiğini, şimdi ise daha da çok çalıştırılmak zorunda kalacağını dile getiriyor.</p>



<p>Adını açıklamak istemeyen ve HuffPost’a yazan bir tarih öğretmeni ise 40 yıl çalıştıktan sonra her ay bir kaç yüz eurosunun eksik ödeneceğini ve bu yüzden her gün eyleme katılacağını söylüyor. Çarpıcı bir soru ile tamamlıyor röportajı: “Öğrencilerinin önünde, 70 yaşını geçmiş halde, devamlı kötüleşen hayat şartları ve neredeyse asgari ücretle, kariyerine son vermeyi dahi nasıl düşünebilirsin ki?” Yetiştirmek istediği çocukların önünde zavallı bir ihtiyar muamelesi durumuna düşmemek duygusu esir alıyor düşüncelerini belli ki.</p>



<p>1968’deki yenilgi ve 1991’daki reel sosyalizmin çöküşünün yarattığı travma ve kapitalizmin nihai zaferi kazandığı mitiyle yetişen kuşakların yeniden uyanışını görüyoruz. Hani ‘sığ yanlarımız oldu ara sıra, el yordamıyla dalarken hayata’ misali, sığ değil ama acemi, hata yapan, hatasından öğrenmek zorunda kalan ve öğrenen toplumlar sadece ülkemize ait değil. Yeniden bir mücadele ortamı doğuyor ve işçiler, emekçiler onlarca yıldır bir anlamda uyuşturularak bastırılmış bilinçlerini keşfediyorlar.</p>



<p>Uzun yıllardır neoliberalizm döneminde işçilerin artık gönüllü kölelik yaptığını, teknoloji ile birlikte performans ve duygu toplumu oluştuğunu, Foucault’nun tanımladığı gözetim toplumunun geride kaldığını, haliyle biyopolitikadan duygulara seslenen psikopolitikanın hakim olduğunu vesaire okuduk, tartıştık. Psikanalitik anlamda(!) işçi sınıfı ve emekçilerin bilinçdışının nasıl şekillendirildiği üzerine analizler okuduk; kapitalizmin bilinçdışına kadar uzandık.</p>



<p>Bunları yaptık ama bunları ‘olmuş ve olmakta olan’ dışında ‘hep olacak’ gibi algılayanlar oldu ve belki de kendi bilinçdışılarında meşrulaştırdılar süreci; donuklaştılar. Oysa ‘bilinçdışı’, bazılarının mistik anlamlara çekmekte olduğu, her tür spekülasyonun yapılabileceği bir alan değil bizzat bastırılmışlıkların depolandığı ve travmaların tam olarak belirlenemediği kara bir delik gibidir. Bu, hem Freud’da hem Lacan’da da böyle. Bu iki ismin yapmak istediği, bilinçdışı üzerinden insanların travmalarına çare bulmaktı. Freud’u yeniden okuma şiarıyla hareket eden Lacan, bilinçdışının dil gibi yapılandığını ileri sürerek önermelerde bulundu.</p>



<p>Öte yandan, ne Adorno ne Horkheimer, ne de örneğin Žižek, neoliberal toplum tanımlarında mistik açıklamalara değil, ete ve kemiğe yoğunlaştılar. Adorno ve Horkheimer savaş sonrasında faşizm ile neoliberalizmin bağını açıkça göstererek tehlikenin boyutlarına dikkat çekerken, Hegel-Lacan sentezi yapan Žižek de kapitalizmin ve global kurgunun acımasız eleştirilerini yapmışlardır. İsimleri Avrupa’dan veriyorum; diğer isimleri yok saydığımdan değil; Avrupa’dan bazı aydınların düşüncelerinden çok küçük örnekler verme amacıyla yapıyorum bunu. Her sosyal bilimcinin başına gelecek şekilde, tartışılacak bir çok önermeleri vardır ama ana tutumları bellidir ve faşizmin her an yükselecek bir canavar olduğu konusunda nettirler.</p>



<p>Fransa’ya geri dönersek, Sarı Yelekliler’in eylemlerinin sene-i devriyesine denk gelen genel grevlerde emeklilik düzenlemesi ve yaşı grevin nedenleri olsa da, bunun Sarı Yelekliler’in yakıt zamları nedeni ile başlayan eylemlerinden de hatırlayacağımız gibi asıl çelişkiyi oluşturan nedenin ekonomik politika olduğunu ve eylemcilerin bilinçlerinin her gün daha çok bu ekonomik politikalara yöneldiğini ve yöneleceğini görebiliriz.</p>



<p>Zaten bir kıvılcımın bozkırı tutuşturmasının altında yatan koca gerçeklik, emeklilik yaşının da, akaryakıt artışının da ve benzeri her türlü emeğe karşı yapılan cürümün aynı eller tarafından işlenmesidir. Gezi Parkı da ağaç kesme yüzünden başlamıştı ancak insanlara reva görülen yaşama karşı bir başkaldırmanın somut ifadesi oldu.</p>



<p>İktidarı korkutmasının sebepleri de burada yatıyor kitlesel eylemlerin. Bastırılmış haklarını, duygularını bilinçötesinden bilince getiriyor kitleler; hemen her düzenlemenin başka bir düzenleme ile olan ilgisini kavrıyorlar ve sorunun sistemsel bir sorun olduğunu kendi eylemlilik sürecinde anlıyorlar, değişim ve yeni bir sistem talep ediyorlar.</p>



<p>Psikanalitik anlamda gerçeklik burada yatmakta; kitleler kendi elleri ile, tarihi miraslarını bilinçdışından bilince getiriyorlar ki toplumsal terapi buradadır. Nasıl ki psikanalist travma yaşayana hazır çözüm sunmuyorsa, aynı şekilde kitleler de kendi çözümlerini kendileri bulacaklardır. Tabi nasıl ki terapist çözüm için travma yaşayana perspektif sunuyorsa, toplumsal anlamda bunu yapacak olan da örgütlülüktür; kendi kendine terapi ile kendiliğinden değişimin ortak noktası budur (ikisi de başarısız olur; aksi ihtimal sıfıra yakındır).</p>



<p>Kapitalizmin açmazının iyice yüzeye çıktığı kritik bir eşikteyiz. Önümüzdeki on yıllar kritik dönüşümlere gebe; hem de kaçınılmaz bir şekilde gebe. Neoliberalizm, totaliter rejimlerden ayrı ve soyut bir idare tarzı değildir. Kah kapitalistlerin kendi içi çelişkilerinde kullanılan, kah büyümekte olan ve emekçilere belirli bir sus payı verebilen ülkelerde refah toplumu oluşturulmuş süsü verilmesinde uygulanan, uyuşturucu bir sistemdir. Neoliberaller, iç çekişmelerden zaferle ayrıldıklarında ya da işçi ve emekçilere tatlandırıcı sunamaz duruma geldiklerinde kendilerinden önceki şahinleri mumla aratırlar.</p>



<p>7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra Türkiye’de oluşturulan baskıcı rejimde, Suriye ve diğer ülkelerden gelen göçmen ve yabancılara Avrupa ülkelerinde gösterilen ırkçı-yabancı düşmanı tutumda, İngiltere’nin Brexit’inde, Bolivya’da yapılan neoliberal (yoksa faşist mi; karar okuyucunun) darbede, Venezuela’da, Brezilya’da hep bu neoliberalizm-faşizm diyalektiğinin izi mevcuttur. Kapitalizmin kaynakları kurumaktadır ve kitlelere dağıtacak sahte umudu ve barış sahtekarlığı yapma imkanı yoktur.</p>



<p>Keza Fransa’da da işçi ve emekçilere acı reçeteden başka bir çözüme yönelmek istememektedir sermaye. Çünkü sermayedara vergi dayatma olmaksızın emekçilerin yükü üstlenmesi beklenmektedir.</p>



<p>Aşağıdaki tablo, Fransa devletinin milli hasılaya olan kamu borcunu göstermekte. Yüzde 100 seviyesine tırmanmış ve son 3 yıldır orada çakılmış bir borç oranına karşı, devletin çareyi kamu emekçilerinin haklarını tırpanlamakta bulduğunu güzel bir şekilde gösteriyor. OECD raporlarına göre 2015’teki oranı yüzde 121, yani daha da yüksek olduğunu not düşelim.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/gazetekarinca.com/wp-content/uploads/2019/12/1.png?ssl=1"><img decoding="async" src="https://i1.wp.com/gazetekarinca.com/wp-content/uploads/2019/12/1.png?resize=505%2C240&amp;ssl=1" alt="" class="wp-image-162794" /></a></figure></div>



<p>Sonuç itibariyle, Fransa’daki eylemler bize Badiou’nun yaşayan komünizm fikrini doğruluyor adeta. Komünizm, Marksizm, sosyalizm, anarşizm gibi ideoloji, siyasi akım ve fikirler, kapitalizm var oldukça birilerinin enjekte etmeye çalıştığının aksine, bit-mez!</p>



<p>Geçen hafta Janet Biehl de, merhum Bookchin’in ‘her zaman hazır olmak gerektiğini’ söylediğini aktarırken bunu dile getirdi. Meşhur kendi mezarını kazan metaforu bu anlamda doğrudur. Bu çatlaklar oluştuğunda sistemi dönüştürmeyi başarabilecek bir devinim olacak mıdır; asıl sorun budur. Soru, muhalif akım ve ideolojilerin olup olmayacağı değil, nasıl ve ne şekilde sistemi değiştirmeyi başarabileceği sorusudur.</p>



<p>Her ne kadar yöntemler hakkında farklı düşünce, pratik ve teoriler olsa da hepsinin dayandığı temel nokta pek haklıdır: kapitalizm, barış toplumu yaratamaz. Bu yüzden Fransa’daki eylem, kapitalizmin paradoksunu teşhir eden kitlesel bir eylemdir ve yarınlara duyulan özlemin onlarda göstergesinden birisidir. İşçilerin, emekçilerin grev gücünün hala çok kuvvetli bir güç olduğunu ve örgütlenmenin önemini bir kez daha göstermektedir. Bu yazı da dünyanın her bir yanında daha güzel yarınları kurmak isteyenlere selam göndererek bitirilmektedir!</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
