<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Psikanaliz &#8211; Kaptan Akademi</title>
	<atom:link href="https://kaptanacademy.org/category/psikanaliz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://kaptanacademy.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sun, 08 Feb 2026 15:04:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>en-US</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Biyopsikopolitika: Toplum ve Birey Üzerine Marksist Bir Perspektif</title>
		<link>https://kaptanacademy.org/biyopsikopolitika-toplum-ve-birey-uzerine-marksist-bir-perspektif/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cengizhan Kaptan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2023 11:57:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştirel Teori]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Frankfurt Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<category><![CDATA[cengizhan kaptan]]></category>
		<category><![CDATA[engels]]></category>
		<category><![CDATA[Foucault]]></category>
		<category><![CDATA[Gabriel Rockhill]]></category>
		<category><![CDATA[Herbert Marcuse]]></category>
		<category><![CDATA[Marcuse]]></category>
		<category><![CDATA[marksizm]]></category>
		<category><![CDATA[Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Michel Foucault]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://cengizhankaptan.com/?p=984</guid>

					<description><![CDATA[Felsefede eleştirel teori temel bir öneme sahiptir. Eleştirel teorinin en önemli bileşenlerinden biri, kendi konumu ve tutumu üzerine düşünmektir. Bu, teorik çerçevenin içkin ve diyalektik bir eleştirisini gerektirir. Eleştirel teori ancak bu öz-düşünümsel yaklaşım sayesinde yeterli ve ilerici felsefi yorumlar sağlayabilir.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Cengizhan Kaptan (Sofya Üniversitesi)</em></p>



<p><strong>Özet</strong>: Bu makalede, Byung-Chul Han&#8217;ın &#8220;psikopolitika&#8221; terimini dikkate alarak Michel Foucault&#8217;nun biyopolitikasının bir eleştirisini sunmak için &#8220;biyopsikopolitika&#8221; terimini tanıtıyorum. Biyopsikopolitikanın a) toplum ile birey arasında ve b) bireylerin merkezi sinir sistemleri ile düşünce arasında uygun ilişki ve boyutları ifade ettiğini savunuyorum. Makalenin temel amacı, toplum ve birey arasındaki ilişki ve toplumdaki bireysel hesaplar sorunu hakkında bir düşünme biçiminin yeniden kurulmasıdır. Başta Erich Fromm ve Herbert Marcuse olmak üzere psikanalitik girişimler dışında, bireylerin biyolojik ve psikolojik süreçleri Marksist çerçevedeki düşünürler tarafından tatmin edici bir şekilde incelenmemiştir. Makalemin henüz ayrıntılı bir çerçeve oluşturmadığını, bunun yerine daha ileri çalışmalar yoluyla kavramın aşamalı bir gelişim aracını ortaya koyduğunu belirtmekte fayda var.</p>



<p><strong>Anahtar Kelimeler: biyopolitika, biyoiktidar, </strong>psikopolitika, biyopsikopolitika, Foucault, neoliberalizm, Marksizm</p>



<h1 class="wp-block-heading">Foucault&#8217;nun Biyopolitikası</h1>



<p>Foucault, College de France&#8217;daki dersleri sırasında biyopolitikaya atıfta bulunmuştur. Bu bağlamda ilk olarak 1975-76 yıllarında ders vermeye başlamış(1) ve 1977-78 (2) ve 1978-79 (3) yıllarında bu temayı detaylandırmaya devam etmiştir. Aslında, biyoiktidarın doğuşu üzerine verdiği dersler yönetimsellik, liberalizm, neoliberalizm gibi çeşitli temalara odaklanır. Foucault sanki on iki derste bu konuları tanıtmak ve ardından son derslerinde biyoiktidarı detaylandırmak istemiş gibi görünüyor. Ancak biyoiktidarın içeriği ancak satır aralarında bahsettiği diğer konular aracılığıyla kavranabilir.</p>



<p>Foucault&#8217;nun felsefi çerçevesi, yapısalcı olan Althusserci Marksizmin olumsuzlanmasıdır. Althusser, olgun Marx&#8217;ın epistemolojik bir kopuş ve kırılma ile Hegel&#8217;den uzaklaştığını herhangi yeterli bir kanıt olmaksızın iddia etmiştir (4). Öte yandan, iddiasında tamamen haksız değildi, ancak ifadeleri muğlaktı; aslında Marx kendisini Hegel&#8217;den, Genç Hegelcilerden ve Feuerbach&#8217;tan ayırdı; yine de Hegel diyalektiğindeki “kapsayarak aşma” (<em>Aufhebung</em>) kavramını korudu. Bu tartışmaya bu çalışmada ayrıntılı bir şekilde yer vermeyeceğim, ancak Grundrisse (5) ve Kapital&#8217;in(6) (özellikle 1. Cilt) kabaca yeniden okunması, Althusser&#8217;in bu kurgulanmış genç-olgun Marx ayrımına ilişkin görüşünü çürütmek için yeterli olacaktır. Marx, Hegelci sistemin mantıksal yapısını takdir ediyor gibi görünmekte, Kapital Cilt 1&#8217;de kendisini Hegel&#8217;in öğrencisi ilan etmekte(7) ve Hegelci düşünceyi politik ekonomi çalışmalarında büyük ölçüde uygulamaktadır. Öte yandan Foucault&#8217;nun Marksizmin ideolojik ve yapısal yorumuyla ve Marksizmin kendisiyle sorunları olduğu görülmektedir. Bunun yerine, arkeolojik yöntemle beslenen soykütüksel bir çerçeve inşa etmeye çalışmıştır(8).</p>



<p>Gözetim ve panoptikonlarla ilgili olarak bir şeyi kabul etmeliyiz:</p>



<p>Foucault&#8217;nun işaret ettiği şey bugün daha da güçlü bir etkiye sahip. Daha fazla dijitalleştik, daha fazla kontrol ediliyoruz. Her makro ve mikro ekosistemde, kontrol aygıtının kendini nasıl konumlandırdığını görüyoruz. Ne zaman elektrik kullandığımız ne zaman tatile çıktığımız, alışılmadık miktarlarda enerji kaynağı tüketip tüketmediğimiz, tüm bunlar gözetim ve izleme yoluyla kolayca kontrol edilebiliyor. Kullandığımız dil ne olursa olsun -sanat, müzik, sağlık, politika ya da diğerleri- kolayca ve etkili bir şekilde izlenebilir ve bu da Facebook, Google ve diğerleri gibi çerez satıcılarının bize fevkalade özel reklamlar sunması için mükemmel bir fırsattır. Belki de çok önemli bir noktanın tartışılması gerekiyor: çoğumuz artık izlenmeyi umursamıyoruz; dolayısıyla pratikte gözetim algısı da değişti.</p>



<p>Foucault, genellikle bütünü yakalamaktan uzak kısaltılmış bir biçimde, yönetme sanatının tarih boyunca nasıl değiştiğini vurgular. Biyoiktidardan bahsederken, biyoiktidarı eskisinden farklı bir yapıya ve kavrama evrilmiş bir nüfusa atfeder. Foucault için ekonomi politik, yeni bir yönetimsellik kavramı oluşturmaktadır(9). Hukuk devletin dışsal müdahalesi anlamına gelirken, ekonomi politik içsel bir faktördür: hem bir bilim hem de yeni bir müdahale biçimi(10). Ekonomi politik, devletin kendini sınırlaması gerektiği gerçeğine dayanır. Foucault&#8217;ya göre bu, yönetimsellikte büyük bir değişime neden olan şeydir. Liberalizmden bahsettiğimizde, onun bu kendini sınırlama temelinde hakikate bağlı bir yönetimsellik türü olduğunu anlamalıyız:</p>



<p>&#8220;Hükümet aklının kendi kendini sınırlaması&#8221; ne anlama geliyor? Yönetim sanatındaki bu yeni rasyonalite türü, hükümete şunu söylemekten ve anlatmaktan ibaret olan bu yeni hesaplama türü nedir? Tüm bunların kendi haline bırakılmasını kabul ediyorum, diliyorum, planlıyorum ve hesaplıyorum? Bence bu genel olarak &#8220;liberalizm&#8221; olarak adlandırılan şeydir.(11)</p>



<p>Foucault&#8217;ya göre liberalizm, biyopolitika kavramını anlamanın ön koşuludur:</p>



<p>Sonuç olarak, bana öyle geliyor ki, ancak Raison d&#8217;État&#8217;ya karşı olan bu liberalizm rejiminde neyin tehlikede olduğunu anladığımızda -daha doğrusu, belki de temellerini sorgulamadan [onu] temelden değiştirdiğimizde- liberalizm denen bu hükümet rejiminin ne olduğunu bildiğimizde, biyopolitikanın ne olduğunu kavrayabileceğiz(12).</p>



<h1 class="wp-block-heading">Foucault tarafından verilen dersler</h1>



<p>Dersleri boyunca Foucault dinleyicilerine, cezalandırma ve disiplinden özgürlükçülüğe doğru hükümet yaklaşımlarının evrimini ve bu evrimin hükümete yönelik önceki tutumlara karşı rasyonel bir muhalefette nasıl tezahür ettiğini anlattı. İlk olarak Foucault, Marx&#8217;ın ötesine geçtiğini iddia etmektedir &#8211; ki bu adil bir iddiadır &#8211; ve ikinci olarak, Komünist bloğun kendi gerçek deneyiminde kendi toplumuna özgürlük sağlamadığını görmektedir &#8211; ki bu da bir başka adil iddiadır. Ancak, adil iddialarda bulunmak analizinin doğru olduğu anlamına gelmez. Tarihsel gerçek şudur: Foucault&#8217;nun kısmen Deleuze&#8217;den miras aldığı metodolojisi uzun ömürlü olmamış ve toplumun dönüşümü için gerekli iradeyi, arzuyu ve eylemi tetiklememiştir.</p>



<p>Şimdi Foucault&#8217;nun iddialarına daha yakından bakalım. Marx&#8217;ı aştığını iddia ederken -anakronik olarak- Marx&#8217;ın gerisine  düşer, çünkü dönüştürücü güçlerin önemini reddeder. Bunu kasıtlı olarak mı yoksa sadece ekonominin rolünü yeterince kavrayamadığı için mi yaptığını söyleyemem, ancak uzun bir şekilde yaptığı şey tarihsel olguların akışında yaptığı değişikliktir. Foucault&#8217;ya göre merkantilizmden fizyokratik yönetim biçimine geçiş, düşünce ve yönetimsel sanatın ürünüdür. Teknolojik ilerlemelere ve kentsel dönüşümlere birkaç kez atıfta bulunur, ancak üretim biçimlerindeki değişikliklerin düşüncede bir değişim olarak rolünü yeterince vurgulamaz. Yönetimselliği sanki tek başına bir yönetim sanatıymış gibi tartışır. Ancak değişimlerin ilişkisel ya da nedensel gelişmelere dayandığına dair yeterli kanıt sunmamaktadır; ya da bunu sadece yönetimsellikteki değişimler üzerinden yapmakta ve bunların üretim biçimleriyle bağlantılarını neredeyse tamamen gözden kaçırmaktadır. Dahası, Foucault asıl noktayı da göz ardı eder: işçi sınıfının ya da daha geniş anlamda ezilen insanların durumunu değil, yalnızca sermaye sahiplerinin durumunu tartışır.</p>



<p>Benim için Foucault bir alt-kategori çalışanı tanımına mükemmel bir biçimde uyuyor. Ayrıntıları çözmekte çok başarılı olup bilginin arkeolojisi, cinselliğin tarihi, hapishane, akıl hastalığı ve benzeri konularda çok zengin bilgiler sağlamıştır. Bu ayrıntılar onun Marx ve Althusser gibi diğer Marksist düşünürlerin devlet hakkında söylediklerine meydan okumasını sağladı. Foucault görünüşe göre Marksist perspektif dahilindeki ifadeleri yetersiz buluyordu. Marx ve Marksistlere yönelik bu tür suçlamalar günümüzde de oldukça popülerdir. Bununla birlikte, Foucault&#8217;nun beyan ettiği şey, gün ışığına pek de farklı ve haklı bir şey getirmiyor. Gerçek şu ki Foucault, Marx&#8217; ın Kapital&#8217;deki yöntemini hiçbir zaman gerçekleştirememiştir; Marx, kısaca, devletin doğasını tartışmaz ve diyalektik eleştirisini kapitalist üretim biçimlerinin ekonomi politiğine odaklar. Foucault belli ki tarihsel materyalizmi ve Marksizmi ortadan kaldırmak için yeni bir sistem inşa etmek istiyordu, ancak kurduğu zemin, yanlış önermelerini destekleme anlamında zayıftı.</p>



<p>Gündelik hayattan bir senaryo kullanarak Foucault&#8217;nun yöntemini örneklendireceğim. Diyelim ki bir arkadaşımla futbol tartışıyoruz. Bir maçta, her iki takım da ofansif oynadığında, seyircilerin bundan zevk aldığı ve bir oyunda daha fazla gole tanık olduğu genel görüşünü dile getiriyorum. Dünya Kupası tarihinden ya da ulusal liglerden bazı örnekler veriyorum. Bazı istisnaların geçerli olabileceğini de belirttiğimi varsayalım. Bunun üzerine muhatabımın (arkadaşımın) şöyle dediğini düşünelim: &#8220;Ama İngiltere ile Almanya arasında bir maç vardı ve her ikisi de hücum futbolu oynamasına rağmen maç 1-0 bitti. Almanlar kazandı.” Muhatabımın söylediği şey benim ileri sürdüklerimi çürütmez; doğru bir örnektir; bir istisnadır. İşte Foucault bu örnekte sunulan muhatabı oynar. Daha fazla ayrıntı, daha fazla ayrıntı ve daha fazla ayrıntı sunar, ancak sonuç büyük ölçüde hala Marx&#8217;ın devletin gücü, dönüştürücü üretim biçimleri ve diğer pek çok konudaki tarihsel maddi çerçevesinin doğrulanmasıdır. Engels&#8217;in Doğanın Diyalektiği de dikkate alınabilir. Engels&#8217;in çalışmasında ortaya koyduğu şeylerin çoğu bilimsel bilgi açısından kendi zamanında geçerliydi, ancak bugün yanlışlandığı için artık geçerli değildir. Bazıları bugün onu artık doğru olmayan Kant- Laplace teorileri hakkında yazdığı için eleştirebilir. Ancak Engels&#8217;in metodolojisi ve önerileri bugün hala büyük ölçüde geçerlidir çünkü onun metodolojisinin kendisi bilim alanındaki yanlışlamaları kabul etmiştir. Dolayısıyla, belirli bir konuda Foucault&#8217;ya atıfta bulunmak her zaman faydalı olabilir, ancak onun tarihsel analizlerini belirli bir ana kategorinin -örneğin ekonomik ve merkantilist tarih ve hapishane koşulları- tamamlayıcı malzemesi olarak değerlendirmek daha anlamlı olacaktır. Foucault,</p>



<p>Bu detay ve istisnalardan yeni ve kesinlikle Marksizm karşıtı bir çerçeve yaratmaya çalışmış gibi görünüyor. Ancak, önermeleri yanlış ya da yetersiz kalmaktadır.</p>



<p>Her ne kadar analizlerinin Batı toplumlarına odaklandığını ve cezalandırma, disiplin ve biyoiktidar katmanlarının aynı anda var olabileceğini söylese de Foucault, biyoiktidarı ve biyopolitikayı yaşama odaklanan bir yönetme sanatı olarak sunar. Foucault belki de bilinçsizce, Hegelci anlamda tipik bir kapsayarak aşma (<em>Aufhebung</em>) örneği sunar. Yönetimselliğin gelişmeleri olarak sunduğu şeyler, <em>Aufhebung</em> kapsamındaki Hegelci korumanın örnekleridir.  Öldürme hakkının,  yaşama  (biyo)  odaklanan biyoiktidarda bile korunabileceğini inkar etmez. Ancak bu koruma inanç yoluyla değil, bilimsel bilgi yoluyla meşrulaştırılır. Başka bir deyişle, öldürme hakkı bile bilimsel kodlar açısından meşrulaştırılır. Bununla birlikte, rasyonaliteye yaptığı vurgu çoğu durumda haklı değildir. Rasyonalizasyon yerine rasyonalite terimlerini kullandığı görülmektedir. Naziler Yahudileri katlettiğinde bilimsel gerekçeler altında savunulan şeyler gerçek bilimsel bilgiye dayanmıyordu. Bu sadece sahte bilime ve bilimin manipülasyonuna dayanan bir barbarlıktı. Katillerin bakış açısından rasyonalite yoktur; sadece rasyonalizasyon vardır.</p>



<p>Foucault&#8217;nun muğlak dil kullanımı ve muğlak açıklamaları akademisyenler arasında kafa karışıklığına yol açmıştır. Bana göre, tarihsel bir perspektiften bakıldığında, Foucault&#8217;nun Marksizmden kademeli olarak uzaklaşması söz konusuydu. Bu uzaklaşma esas olarak Sovyet Marksizmine -Fransız Komünist Partisi&#8217;nin tutumu da dahil olmak üzere- duyduğu nefretten kaynaklanıyordu, ancak daha da ileri giderek Hegel ve Marx&#8217;a, başka bir deyişle tüm Marksist çerçeveye karşı yöneldi. Bu tutumun kendisi sadece anti-Marksist olduğu için eleştirilemez; ancak hatalarının nedeni, olguları yorumlamasında yatmaktadır. Örneğin, Alman Nazizminin Nazileri haklı çıkarmak için kullandığı bilimsel bilgiyi tüm bilimsel bilgi çerçevesiyle eşitlemek yanıltıcı ve kafa karıştırıcıdır. Foucault, kendi iktidar ve yönetimsellik kurgusunu savunmak için demokrasi ve faşizm arasındaki salınımı görmezden gelir. Ardından, yaşadığı dönemde bile var olan daha sağlam analizleri -örneğin Frankfurt Okulu düşünürlerinin analizlerini- tamamen görmezden gelir. Sözde yeni yönetimselliğin &#8220;biyolojik&#8221; işlevini her ne pahasına olursa olsun savunmak isterken, sentetik olarak üstesinden gelmeye çalıştığı önemli gerçekleri inkâr etmek zorunda kalmıştır.</p>



<h1 class="wp-block-heading">Neoliberalizm ve Foucault</h1>



<p>Foucault&#8217;nun liberalizm ve neoliberalizm analizleri de farklı değildir. Bu sistemler ve yönetimleri hakkında zengin bilgi ve birikim sunar. Foucault&#8217;nun analizleri, iktidar ve bilgiyi kullanmanın önceki yollarını olumsuzlayan tarihsel yaklaşımında yatmaktadır. Bu çalışmayla daha ilgili olduğu için, özellikle neoliberalizmi nasıl değerlendirdiğine odaklanmak daha uygun olacaktır. Foucault 1978-79 derslerinde neoliberalizm hakkında uzun uzun konuşur. Kendisi için iki kategoriye ayrılan neoliberalizmin yönetimselliği ve rasyonelliği üzerinde durur: birincisi, Ordoliberaller olarak adlandırılan Alman neoliberalizmi ve ikincisi, Amerikan neoliberalizmi: Chicago Okulu.</p>



<p>Foucault&#8217;nun iki ayaklı bir kurgusu vardır: Nazizmi liberalizmin bir kusuru olarak eleştirirken, Alman neoliberalizmini İkinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra Almanya&#8217;yı yeniden inşa etme çabalarından dolayı över. Chicago okulunu över çünkü onların ortak düşmanı da otoriter, müdahaleci devlettir. Devlet dediğimizde, ekonomiyi kontrol eden, gerektiğinde müdahale eden bir devletten bahsediyoruz. Her ne kadar bu iki okulun teorik perspektifler açısından kendine has özellikleri olsa da devletin müdahalesine karşı tutumları ortaktır.</p>



<p>Foucault&#8217;nun asla anlayamadığı şey, neoliberalizmin görünüşü ile özü arasındaki farktır. Neoliberal yönetimsellik türünü, sanki özünde disiplinci yönetimselliğe karşı çıkan bir yönetimsellik türüymüş gibi, farklı kimliklere, seçimlere, tercihlere ve benzerlerine hoşgörü gösteren üretken bir öznelliğin aracı olarak değerlendirmiştir. Sekizinci derste Foucault Fransa&#8217;daki toplumsal ve siyasi meselelerden bahsetmeye başlar. Ne zaman? 1970&#8217;lerin sonunda, neoliberalizm kendi hegemonyasına ve küreselleşmeye doğru ilerlerken. Başka bir deyişle, Foucault derslerini verirken Fransa neoliberal politik ekonomiye dönüşün başlangıcındaydı. Öyle görünüyor ki Foucault bu değişimi, neoliberal yönetimsellik ve değerleri kullanarak sosyalist kalıntıları yıkmak için kullandı. Ona göre sosyal sorunlar ve yoksulluk sosyalizm tarafından düzeltilemezdi ama yine de neoliberal bir çözüm vardı. Foucault, Margaret Thatcher&#8217;ın TINA&#8217;sından (alternatif yok) habersiz miydi? Birleşik Krallık&#8217;taki kömür madencilerinin grevlerinden habersiz miydi? Devlet baskısından bahsedenlere karşı alerjisi onu gelmekte olana karşı kör etmiş gibi görünüyor. Toplumu savunmak ve araçlar sağlamak, ezilen insanlar veya sosyal sınıflar için daha iyi yaşam koşulları önermekle ilgili görünmüyordu.</p>



<p>Nazi ya da Stalinist devletler -sanki eşdeğer formlarmış gibi- ve sadece devlet fobisi olanların devlet gücünün azaldığını göremeyeceği iddiası, Foucaultcu paradigmanın temel parçasıdır. Foucault sosyalizmin devlete değil bir topluma atıfta bulunduğunu hiçbir zaman anlayamadı. Aslında devlet ve onun aygıtları, doğrudan devlete ait olmayan başka organlar tarafından kolaylıkla ikame edilebilir. Dolayısıyla, devlet kavramını eleştirenleri eleştirirken temel noktayı gözden kaçırıyor: devleti neyin yarattığı. Bugün ulus-devletler yeniden sahnede ve her zamankinden daha güçlü oldukları söylenebilir. Foucault, yanlış önermesi nedeniyle ekonomi ve siyaset diyalektiğini tamamen gözden kaçırmaktadır.</p>



<p>Foucault, egemen iktidarın esas olarak öldürme hakkına dayandığını, neoliberalizmin ise bu tür bir iktidarın olumsuzlanması olduğunu, neoliberalizmin serbest rekabeti savunduğunu ve nükseden bir hukuksal iktidarı temsil ettiğini iddia eder. Böylece, hukukun daha normatif hale geldiğini, yeni iktidar teknolojisinin ise cinayete değil hayata odaklandığını savunur(13). Foucault&#8217;ya göre bu yeni yönetimsellik, disiplinci egemenliğe karşı özgürleşme için bir motivasyon kaynağı olabilir(14). Dolayısıyla Foucault&#8217;nun bireyci, özne odaklı yaklaşımı, neoliberal özneyi, toplumsal alanın rasyonel sonuçlar doğuracak yeterli bir analizini yapabilecek, kendi çıkarını gözeten, rasyonel bir varlık olarak tanımlar. Özne bunu, toplumsal yaşamın rekabetçi ortamında ve taleplerinde kendini sürdürebilmek için yapacaktır. Bu basitçe kapitalist gerçekçiliğe uygun olarak mevcut toplumsal ortamın savunulmasıdır. Foucault, en iyi ihtimalle, sadece bazı uç durumlarda bazı reformlar yapmak için böyle bir toplumun eleştirisini sağlayabilecek bir pozisyonu savunur. Foucault için radikal bir dönüşüm gerekli görünmemektedir ve neoliberal yönetimsellikteki bazı iyileştirmeler daha rasyonel insanlar üretebilir. Foucault neoliberalizmi hem muhalif hem de hükmedici olabilen bir yönetimsellik biçimi olarak görmüş ve desteklemiştir. İlginçtir ki, tersinden bakıldığında, bu, aynı ifadelerin bugün Keynesyen ekonomiyi destekleyen herhangi bir siyasi oluşum için de söylenebileceği anlamına gelir, çünkü bu oluşum kuralsızlaştırılmış (<em>deregulated</em>) piyasalara karşı çıkmaktadır. Foucault, 2007-2009 krizinde devlet müdahale ettiğinde ne derdi örneğin? Örneğin Goldman Sachs düzenlemelere rızası ile tabi olmak mı istedi? Foucault baskı için müdahale ile kamu yararı için müdahale arasındaki çizgiyi çizemiyor &#8211; tipik neoliberal tutum.</p>



<p>Kendi yönetimsellik kavramını araştıran Foucault, bu müdahaleci yönetimsellik biçimlerinin sahipliğini ve bileşenlerini tamamen reddeder. Amacı farklı olabilir, ancak kapitalizm ya da Marksizm&#8217;in yeterli bir eleştirisini sunmak onun kapasitesinin ötesindedir, çünkü kategorileri bunlarla ilgili değildir. Neoliberalizm analizleri, serbest piyasanın korunmasını sağlayan ve toplumun ve bireylerin etik ve siyasi ortamını dönüştüren güvenli bir rekabeti tasvir eder. Bireyler (ya da onun deyimiyle özneler) bu rekabetçi düzeni kabullenirken doğru davranır ve stratejik seçimler, matematiksel hesaplamalar ve hassas yatırımlar yapmayı öğrenirler. Belki de Foucault ekonomi üzerine bir ders kitabı yazmalıydı. Böyle bir kitabın günümüz eğitim sisteminde bile en popüler kitaplardan biri olacağı aşikârdır. Ayrıca bireylerin böyle bir sisteme nasıl uyum sağlayacağını da överdi. Gabriel Rockhill&#8217;in de belirttiği gibi Foucault, merkezinde dünyanın bulunduğu bir evren modeli yaratan Batlamyus&#8217;unkinden çok da uzak olmayan bir sistem kurmuştur(15). Kategorilerinin içeriği zengin ve tarihsel gerçeklerle doludur, ancak kategorilerin kendileri (kendi içlerinde) ya yanlıştır ya da geçersizdir.</p>



<h1 class="wp-block-heading">Foucault üzerine son sözler</h1>



<p>Dolayısıyla Foucault&#8217;nun tüm bu analizleri kasıtlı olarak yapıp yapmadığını bilmiyoruz. Bizler zihin okuyucu değiliz ve bu tür suçlamaları haklı çıkaracak açık bilgiler olmadıkça kimseyi suçlayamayız. Ancak Foucault hakkında bildiğimiz bir şey varsa, o da özellikle 1968&#8217;deki başarısızlıktan sonra Marksizm&#8217;den giderek uzaklaştığıdır. Marksizme duyduğu nefret ve yaşadığı umutsuzluk, diğer Fransız anti-Marksist düşünürler gibi onu da tamamen farklı bir toplumsal ve özne odaklı analiz yolunu izleyen yeni bir çerçeve oluşturmaya zorlamış görünüyor. Bu yorumun bir başka nedeni de neoliberalizmin tarihsel eğiliminin 1930&#8217;larda, hatta Foucault&#8217;nun -Ordoliberale in Deutschland (<em>Almanya&#8217;da Ordoliberaller</em>) derslerinde yönetime evrilmeye başlamış olmasıdır. Yine de Foucault, neoliberalizmin yönetimselliğini övmeyi seçmiştir.</p>



<p>Neoliberalizm 1970&#8217;lerin sonuna doğru, dünya finansallaşma ve deregülasyona kucak açan yeni bir kapitalizm türüne girerken ortaya çıktı. Neoliberalizmin telkin edici ve zararlı doğası, Foucault&#8217;nun derslerini verdiği 1979 yılında açıkça görülüyordu. Böyle bir düşünürün, neoliberal bir hükümetin iktidarı ele geçirdiği Şili&#8217;de, ABD ve Birleşik Krallık&#8217;tan bile daha fazla olanları görmezden gelebileceğine inanmak zor. Ve bugün, bu bölümde tekrarlamamıza gerek yok ama neoliberalizm o zamandan beri işçi sınıfı pahasına ekonomi politikalarıyla günlük hayatımızı ele geçirmiş durumda. Böyle bir yönetimselliği övmek, en naif yorumla, radikal olduğunu iddia eden bir düşünür için büyük bir başarısızlık sayılabilir. Aslında benim için Foucault neoliberal sistemin savunucusudur ve Marksizm ile toplumun dönüştürücü güçlerine karşı savaşmıştır.</p>



<p>Garip bir şekilde, Marcuse&#8217;yi sahte Marksist olarak nitelendiren Foucault, devletin sadece baskıcı olmadığını iddia etmiştir -nedenini yukarıda açıkladım. Foucault&#8217;ya göre bu yönetimsellik tek tip, standartlaştırılmış ya da Marcuse&#8217;nin deyimiyle &#8220;tek boyutlu insan&#8221; üretmez. Aksine, Foucault&#8217;ya göre, serbest bir piyasada kendi girişimcilerimiz ve rakiplerimiz olduğumuz çokluğu, özgür seçimi ve rasyonel düşünceyi teşvik eder. Foucault&#8217;nun analizi, Marx&#8217;ın serbest piyasa mitine ilişkin analizine başladığı yere geri dönüyor -ne yazık ki yetersiz ve alakasız bir şekilde. Foucault meseleyi tamamen ıskalamakta ve neoliberal yönetimselliği bu yönetimselliğin sadece görünüşüne dayanarak savunmaktadır &#8211; ki kapitalist hükümetlerin de amacı budur!</p>



<p>Dolayısıyla Foucault&#8217;nun ontolojisi, alt-etkinlik yaklaşımı kadar irrasyoneldir. Egemen neoliberal yönetimsellik bize serbest bir piyasa sunmaz; sadece sermaye sahiplerine kapıları açar, onlar da meşhur başarı hikayeleriyle bizi girişimci olabileceğimiz böyle bir serbest piyasada kendilerinden biri olabileceğimize inandırırlar. Böyle bir görüşün felsefi açığı bir yana, Foucaultcu çerçeve ekolojik felakete de bir çözüm sunamaz. Doğanın tahribatının 1970&#8217;lerden sonra finans kapital ve finansallaşma nedeniyle hızlandığı açık bir gerçektir. Neoliberal yönetimselliği övmek, bu suçlara sadece felsefi açıdan bir katkıdır. Neoliberalizmle bu açıdan yüzleşmek, Foucault&#8217;nun bu konudaki yanlış argümanlarını da çürütmek anlamına gelir.</p>



<h1 class="wp-block-heading">Biyopsikopolitika</h1>



<p>Foucault, Marksist iktidar çerçevesine belki de kademeli olarak meydan okudu. Sadece Marksizmi hedef almakla kalmadı, aynı zamanda örneğin Herbert Marcuse&#8217;nin Marksist çerçeveye biyolojik-psikolojik bir boyut getirme çabalarına da meydan okudu.(16) Marcuse bu boyutu Freud&#8217;dan ve onun <em>bastırma</em>/<em>represyon</em> teorisinden esinlenerek geliştirmeye çalışmıştır. Marcuse&#8217;ye göre hayat Eros ve Thanatos -haz ve ölüm dürtüleri- arasındaki bir mücadeledir. Foucault bu modeli reddetmiş, Marcuse’nin baskıyı abarttığını savunmuştur. Ona göre iktidar ve devlet yalnızca baskı aracı değildir. Aksine, yurttaşların yaşamlarını önemser, yaşamlarını uzatmaya çalışır, onları eğitirler vs. İlginçtir ki Foucault&#8217;nun savunması neredeyse bir kapitalizm savunucusu gibidir. Onun sahte radikalizmi giderek neoliberalizmi savunmaya ve hatta müdafaa etmeye başlar. Ne gariptir ki, neoliberalizmi savunmaya başladığı yıllar, gezegenimizin neoliberal siyaset ve ekonominin yıkıcı etkilerine karşı çok daha savunmasız hale geldiği yıllardır. Açıktır ki 1968 ve 1991&#8217;deki büyük yenilgiler, sosyalist teori ve Marksizm&#8217;de onarılamaz boşluklar ve aksaklıklar bulmaya çalışan yeni bir entelektüel profili ortaya çıkarmıştır. Bunlardan bazıları, örneğin Laclau ve Mouffe, radikal demokrasi yoluyla Marksizmi aşmayı hedeflerken, bazıları da Slavoj Žižek, Alain Badiou ve diğer örneklerde olduğu gibi taleplerin yerine arzuları koymaya çalışmıştır. Bu radikal düşünürlerin ortak noktalarından biri, devrimci ve dönüştürücü talepleri arzu edilebilirliğe indirgemeleridir. Hepsi de öznel arzuyu teşvik ederken kendilerini toplumsal dönüşümden uzak tutar. Yine de siyasetin sol tarafında olduklarını iddia ederler.</p>



<p>Biyopsikopolitikanın iki ana bileşeni vardır: Birincisi, devlet, toplum, diğer bireyler ve doğa gibi dış dünyadan gelen dürtüleri alan merkezi sinir sistemidir. İkincisi ise psişenin üzerinde çalışmasını sağlayan içsel süreçleridir. Bu anlamda kavram biyopsikolojiye dayanmaktadır. Biyopsikoloji &#8220;davranışın <em>biyolojisinin bilimsel olarak incelenmesidir</em>&#8220;(17).</p>



<p>Biyopsikopolitika, bu çerçevede, davranışların iç dünyası ve bu dünyanın bu etkileşimleri işlerken dış dünya ile etkileşime giren bir bireyin durumunu inceler. Bu, bireyin biyopsikopolitikasıdır; biyopsikoloji ve bilişsel psikoloji üzerine inşa edilmiştir. Bilişsel psikoloji, aşağıdaki şekilde tanımlanan biyopsikolojiye iyi bir eşlikçi olacaktır:</p>



<p>Bilişsel psikoloji nedir? Çevrenin anlamlandırılması ve uygun eyleme karar verilmesinde yer alan içsel süreçlerle ilgilenir. Bu süreçler arasında dikkat, algı, öğrenme, hafıza, dil, problem çözme, akıl yürütme ve düşünme yer alır. Bilişsel psikolojiyi, çeşitli bilişsel görevleri yerine getiren insanların davranışlarını gözlemleyerek insan bilişini anlamayı amaçlamak olarak tanımlayabiliriz. Bununla birlikte, &#8220;bilişsel psikoloji&#8221; terimi, insan bilişini anlamak için ilgili bilgi olarak beyin aktivitesini ve yapısını içerecek şekilde daha geniş anlamda da kullanılabilir.(18)</p>



<p>Gördüğümüz gibi bilişsel psikoloji de biyolojik-psikolojik süreçleri anlamak için önemli bir araçtır. Bunun yanı sıra dilbilim, algı gibi bileşenleri felsefede de detaylandırılan kavramlardan oluşmaktadır. Bu kavramların yeniden ele alınması, felsefenin daha sağlam temeller üzerinde çalışmasını sağlayabilir.</p>



<p>Biyopsikopolitikanın ikinci ayağı toplumsal alandır. Bu alanda, yukarı ve aşağı doğru ilişkilere dayalı olarak toplumun ve toplumdaki bireyin oluşumundan bahsedilir (yukarı doğru, örneğin bireye karşı toplum; topluma karşı devlet veya yönetimsellik ve aşağı doğru, toplumun ve devletin birey üzerindeki etkisi ve toplumdaki bireyler arasındaki karşılıklı ilişkiler). Bu alan, sosyoloji gibi diğer sosyal bilimlerle yakından ilişkili olacaktır. Sosyoloji toplumu incelerken, sosyal psikoloji bireyleri toplumla olan bağlantıları içinde inceler. Sosyal psikologların da giderek artan bir şekilde sosyal bilişi(19)- toplumsal düzeyde bilişi- inceledikleri göz önünde bulundurulduğunda bu kısım da önemlidir.</p>



<p>Freud, psikanalitik iddialarının geçerliliği ne olursa olsun, bilinçdışının evrenimizdeki rolünü yeniden canlandırma girişiminde cesurdu.</p>



<p>Haz ve ölüm dürtülerine yaptığı vurgu, bireysel ve toplumsal ilişkilerimizde hala önemini korumaktadır. Ancak benim amacım Herbert Marcuse&#8217;nin yaptığı gibi Freud&#8217;u yeniden felsefi bir çerçeveye oturtmak değil. Amacım, biyolojik-psikolojik çerçeveyi Marcuse&#8217;nin çerçevesi üzerine inşa ederken, toplumu mevcut olandan daha iyi bir gerçekliğe dönüştürmek için farklı bir kurgu kullanmaktır.</p>



<p>Bu nedenle biyopsikopolitika aşağıdaki ana noktalara</p>



<p>odaklanmalıdır:</p>



<ol class="wp-block-list" type="a">
<li>Toplumun birey üzerindeki etkisi ve bunun tersi &#8211; sosyal psikoloji</li>



<li>Bireyin diğer bireyler ve toplumla bağlantılı olarak kendi merkezi sinir sistemi aracılığıyla benliği üzerindeki etkisi &#8211; biyopsikoloji ve bilişsel psikoloji.</li>
</ol>



<p>Bu iki nokta birbiriyle bağlantılı olarak ele alınmalıdır. Birbirlerinden yalıtılmamışlardır; aksine, birbirlerini etkiler ve tamamlarlar. Bu ikisi arasındaki temel bağlantı çok daha önce Marx tarafından Louis Bonaparte&#8217;ın On Sekizinci Brumaire&#8217;i adlı ünlü makalesinde kurulmuştur:</p>



<p>İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama bunu kendi istedikleri gibi yapmazlar; kendi seçtikleri koşullar altında değil, doğrudan karşılaşılan, verilen ve geçmişten aktarılan koşullar altında yaparlar. Tüm ölü nesillerin geleneği, yaşayanların beynine bir kabus gibi çöker.(20)</p>



<p>Marx toplumun doğasını özünde kavramıştır. Toplumun ve bireylerin dönüştürücü failliğinden bahsederken, geçmişte meydana gelen ve hala toplumu ve bireyleri yöneten, yönlendiren veya yönlendiren mevcut yapıların etkisinin de farkındadır. Dolayısıyla bu temel unsurlar değişmemiş, ancak biçimleri tarihimiz boyunca evrilmiş ve dönüşmüştür. Kabusların üstesinden gelmek, toplumu ve bireyleri bu tür kabusların minimize edildiği ve en iyi ihtimalle ortadan kaldırıldığı bir topluma dönüştürmek anlamına gelir. Marx&#8217;ın ortaya koyduğu şey, kurumların toplumu ve bireyleri şekillendirdiği, ancak bireylerin ve toplumun da &#8211; kolektif bir bakış açısıyla &#8211; toplumu etkileyebileceği ve hatta dönüştürebileceğidir. Bu, praksis yoluyla kazanılan algı ve farkındalık yoluyla mevcut statükonun olumsuzlanmasını gerektirir.</p>



<h1 class="wp-block-heading">Son Sözler</h1>



<p>Biyopsikopolitika, Marksist çerçevenin, teorinin kendisinin toplumun sürekli değişen biçimleri temelinde gözden geçirilmesi gerektiği önerisine dayanmaktadır. Sermaye ve emek arasındaki antagonizmalar devam etse bile, toplumun, ilişkilerin ve algılarımızın coğrafi-mekânsal ve tarihsel koşullar aracılığıyla değiştiğini inkâr edemeyiz. Bu nedenle, yeni eleştirel çerçevelerin benimsenmesi gerektiğine inanıyorum. Bu çerçeveler, post-endüstriyel toplumun eleştirel ve diyalektik bir analizinden oluşuyor. Ve birey düzeyinde kullanılan psikanalitik çerçevenin yerini bilişsel ve biyopsikolojik çerçevelerin alması gerektiğini öneriyorum.</p>



<p>Bugün, endüstri toplumuna ilişkin yorumlar artık tek boyutluluğumuzu neoliberal çerçevede yeterince analiz edemiyor. Hayatlarımız, hizmet sektörünün sınırlarını zorlayan teknolojik ilerlemeler nedeniyle dramatik bir şekilde değişti. Bugün hizmet sektörü baskın sektör konumunda. Finans, endüstriyel üretim üzerinde üstünlüğe sahip. Dolayısıyla tüm bu değişimleri değerlendirmek için felsefe ve sosyal bilimlerde yeni yaklaşımlar kaçınılmazdır. Biyopsikopolitika, hem toplumsal hem de bireysel düzeyde, felsefede bu tür analizler ve eleştiriler için bir çerçeve sağlayabilir.</p>



<p>Felsefede eleştirel teori temel bir öneme sahiptir. Eleştirel teorinin en önemli bileşenlerinden biri, kendi konumu ve tutumu üzerine düşünmektir. Bu, teorik çerçevenin içkin ve diyalektik bir eleştirisini gerektirir. Eleştirel teori ancak bu öz-düşünümsel yaklaşım sayesinde yeterli ve ilerici felsefi yorumlar sağlayabilir.</p>



<p>Bu makale, biyolojik-psikolojik boyut temelinde bu felsefi çerçevenin açılışını yapmaktadır. Byung-Chul Han&#8217;ın psikopolitikasını eleştirmeye çalışmadığımı da belirtmeliyim. Bunun nedeni psikopolitikanın biyopolitikadan izole edilememesidir. Aynı yapıya ait ve birbirleriyle bağlantılı olarak birlikte incelenmeleri gerekir. Han&#8217;ın çalışması biyopolitikaya bir alternatif ve antitez olarak görünüyor ve bence bu konuyla ilgili değil. Foucault&#8217;nun biyopolitikası ve Han&#8217;ın psikopolitikasının bir sentezi olmayan biyopsikopolitikaya gelince, şu anda var oldukları ve zaman içinde evrildikleri şekliyle toplumu ve bireyi derinlemesine analiz ederek üzerinde çalışmaya devam edeceğim.</p>



<p>Bu bağlamda, Marksist ve Marcusean çerçeveleri ele alacağım. Bu nedenle, bugün itibariyle tam olarak oluşturulmuş bir çerçeve değildir ve ileride ayrıntılı bir şekilde ele alınması gerekecektir.</p>



<p>Referanslar</p>



<p>(1) Foucault, Michel. <em>Toplum savunulmalıdır: Lectures at the Collège de France 1975-1976 </em>çev. David Macey (Londra: Penguin Books, 2004). Özellikle 239-264. sayfalardaki 11. Derse bakınız.</p>



<p>(2) Foucault, Michel. <em>Güvenlik, bölge ve nüfus: Lectures at the Collège de France 1977-1978 </em>çev. Graham Burchell (Hampshire: Palgrave, 2009). Bu derslerde diğer konuların yanı sıra hükümet ve yönetimsellik tartışılmaktadır.</p>



<p>(3) Foucault, Michel. <em>Biyopolitikanın doğuşu: Lectures at the Collège de France 1978-1979, </em>çev. Graham Burchell (Hampshire, New York: Palgrave, 2008). Foucault bu derslerde neoliberalizmi geniş ölçüde tartışır.</p>



<p>(4) Althusser, Louis ve Balibar, Etienne. <em>Lire le Capital I </em>(Paris: François Mas- pero, 1973), 53, 111, 150.</p>



<p>(5) Meaney, Mark E. <em>Organik Birlik Olarak Kapital: Marx&#8217;ın Grundrisse&#8217;sinde Hegel&#8217;in Mantık Biliminin Rolü </em>(Springer Science+Business Media Dordrecht, 2002).</p>



<p>(6) Moseley, Fred ve diğerleri, <em>Marx&#8217;s Capital and Hegel&#8217;s Logic: A Reexamination </em>(Leiden: Brill, 2014). Bu kitap, Marx&#8217;ın Kapital&#8217;de Hegelci mantığı nasıl kullandığına dair çeşitli tartışmalar içermektedir.</p>



<p>(7) Marx, Karl. <em>Karl Marx, Frederick Engels: Collected Works, Vol. 35 </em>(Interna- tional Publishers, 1996), 19. Collected Works&#8217;ün (CW) bu cildi Kapital&#8217;in 1 cildinden oluşmaktadır.st</p>



<p>(8) Foucault, Michel. &#8216;What Is Enlightenment?&#8217; [1984], <em>The Essential Foucault </em>içinde: <em>Foucault&#8217;nun Temel Eserlerinden Seçmeler 1954-1984</em>, ed. by P. Rabinow and N. Rose (New York ve Londra: The New Press, 2003), 43-57.</p>



<p>(9) Foucault, Michel. <em>Güvenlik, bölge ve nüfus: Collège de France&#8217;da dersler 1977-1978</em>, 106.</p>



<p>(10) A.g.e., 108.</p>



<p>(11) Foucault, Michel<em>. Biyopolitikanın doğuşu: Collège de France&#8217;da dersler 1978- 1979</em>, 20.</p>



<p>(12) A.g.e., 22.</p>



<p>(13) Foucault, Michel. <em>Cinselliğin Tarihi Cilt 1</em>: <em>Bir Giriş </em>çev. Robert Hurley (New York: Pantheon Books, 1978), 144.</p>



<p>(14) Ibid.</p>



<p>(15) Rockhill, Gabriel, &#8220;Foucault: The Faux Radical&#8221;, <em>The Philosophical Salon</em>, 12 Ekim 2020. https://thephilosophicalsalon.com/foucault-the-faux-radical/</p>



<p>(16) Marcuse, Herbert. <em>Beş Ders: Psychoanalysis, Politics, and Utopia </em>transl. by Jeremy J. Shapiro <em>and </em>Shierry M. Weber (London: Allen Lane, The Pen- guin Press, 1970) 9.</p>



<p>(17) Pinel, John P. J. ve Barnes, Steven J.. <em>Biyopsikoloji </em>11th Baskı (Londra: Pearson, 2022), 28.</p>



<p>(18) Michael W. Eysenck ve Mark T. Keane. <em>Bilişsel Psikoloji: A Student&#8217;s Handbook </em>(Londra, New York: Psychology Press, 2020), 1.</p>



<p>(19) A.g.e., 1.</p>



<p>(20) Marx, Karl. <em>Karl Marx, Friedrich Engels: Collected Works, Vol. 11</em>, <em>Marx and Engels: 1853-55 </em>(Lawrence &amp; Wishart, 1987), 103.</p>



<p>&nbsp;</p>



<p>Not: Bu makale yazarından izinsiz kısmen veya tamamen yayınlanabilir. Sadece kaynak gösterilmesi gerekir. Makalenin İngilizce orijinaline <a href="http://Cengizhan Kaptan - Biopsychopolitics">http://sphr-bg.org/16/131/501.html</a> adresinden ulaşılabilir. </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Jacques-Alain Miller: &#8220;Lacan Kapitalizmin Küresel Hakimiyetini Önceden Gördü&#8221; &#8211; ÇEVİRİ</title>
		<link>https://kaptanacademy.org/jacques-alain-miller-lacan-kapitalizmin-kuresel-hakimiyetini-onceden-gordu-ceviri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cengizhan Kaptan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Aug 2023 18:39:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<category><![CDATA[Jacques lacan]]></category>
		<category><![CDATA[jacques-alain miller]]></category>
		<category><![CDATA[lacan]]></category>
		<category><![CDATA[Lacancı psikanaliz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://cengizhankaptan.com/?p=976</guid>

					<description><![CDATA[Hayatının sonunda James Joyce'a çok ilgi duyuyordu. Ulysses'i okumak ve anlamak çok zor. Lacan'ı açıkça büyüleyen eşsiz bir eserdir. Ve Joyce şöyle demişti: "Üniversite öğrencilerine 300 yıllık bir eser bıraktım". Ve bence Lacan da bizim için 300 yıllık bir eser bırakmak istedi.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Jacques Lacan&#8217;ın ölümünden (9 Eylül 1981) sadece kırk yıl sonra, prestijli Fransız psikanalist Jacques-Alain Miller ve Arjantinli meslektaşı Alejandra Glaze heyecan verici olduğu kadar titiz de olan bir görevi üstlenmeye karar verdiler: bir saygı duruşu işlevi görecek ve aynı zamanda İspanyolca konuşulan dünyada Jacques Lacan&#8217;a bakışa epistemik bir katkı sağlayacak bir kitap. Sonuç, Grama Ediciones&#8217;in yöneticisi Glaze&#8217;in Lacan&#8217;ın eski damadıyla birlikte hazırladığı 500 sayfadan fazla bir kitap olan &#8220;Lacan Hispano&#8221;. Dünya Psikanaliz Birliği&#8217;nden ya da bu kurumla bağlantılı yetmişten fazla analist -her biri kendi bakış açısıyla- Arjantin, İspanya ve Venezuela&#8217;nın Hispanik dünyada Lacancı yönelimin geçitleri olarak işlev gördüğünü anlamamızı sağlıyor. Aynı zamanda, Lacan&#8217;ın çalışmalarıyla karşılaşmanın üzerlerinde bıraktığı izlerden bahsediyorlar ve hayatını babasının psikanalitik çalışmalarının yayılmasına ve korunmasına adayan Jacques Lacan&#8217;ın üçüncü kızı Judith Miller&#8217;a (2017&#8217;de öldü) içten övgülerini hatırlatıyorlar.</em></p>



<p><em>Dünya çapında en önemli çağdaş psikanalist olan Jacques-Alain Miller, Página/12&#8217;ye verdiği bu özel röportajda (bu editoryal etkinlik vesilesiyle Arjantin medyasına verdiği tek röportaj), eserin Lacan&#8217;ın öğretisinin İspanyolca konuşulan ülkelerdeki önemini anlamamızı nasıl sağladığını açıklıyor, Lacan&#8217;ın Latin Amerika&#8217;daki etkisine değiniyor, Oscar Masotta&#8217;nın kaçınılmaz figürünü hatırlatmayı ihmal etmiyor ve ayrıca büyük Fransız psikiyatrist ve psikanalistin öğretilerinin nasıl siyasi bir anahtarla okunabileceğini gözlemliyor.</em></p>



<p><strong>-Kitabın amacı Lacancı psikanalizin dünyadaki, özellikle de İspanyolca konuşan dünyadaki aktarımının bir muhasebesini yapmak mı?</strong></p>



<p>-Böyle demezdim, çünkü dünyadaki aktarım başka bir düzeyde gerçekleşti: benim yarattığım ve dünyanın büyük bir bölümünü kapsayan kurumlar düzeyinde. &#8220;Tüm dünya&#8221; demeyeceğim çünkü hala eksik olan ülkeler var. Ancak Latin Amerika ve Avrupa&#8217;da yedi okul var ve aktarım esasen bunlardan geçiyor. Benim için okulların yaptığı kurumsal çalışma türleri arasında bir ayrım var. Bir anekdotla &#8220;aktarım&#8221; kelimesi hakkında daha fazla şey söyleyeceğim. Bir zamanlar, Lacan tarafından kurulan Paris Freud Okulu&#8217;nun bir kongresi vardı. Bu kongrenin başlığından şüphe duyuyordu. Amaç psikanalizin geleceği hakkında konuşmaktı. Özel bir sohbette ona şöyle dedim: &#8220;Eğer kötümserlik içindeysen, &#8216;gelenek&#8217; diyelim; yani geçmişe yaslanmak ve onu gelecekte de sürdürmek. Eğer iyimserlik içindeyseniz, &#8216;aktarım&#8217; kelimesini seçelim&#8221; dedim. Lacan &#8220;aktarım&#8221; kelimesini bıraktı. Böylece Kongre devam etti ve sonunda söz alan Lacan, iki gün boyunca aktarım hakkında konuştuktan sonra genel bir şaşkınlıkla şöyle dedi: &#8220;Psikanalizin aktarımı yoktur. Var olan şey teker tekerdir: her biri psikanalizi kendi başına yeniden keşfetmelidir&#8221;. Benim yorumum şu: resim sanatını düşündüğünüzde, örneğin Goya ve Picasso&#8217;nun resmi yeniden icat ettiği söylendiğinde, bu, resim geleneği ve önceki ressamlar hakkında çok iyi bir bilgiye sahip olunduğunu varsayar. İşte bu temeller üzerinde bir disiplin yeniden keşfedilebilir. Bence aynı şey: psikanalizi kendi araçlarıyla yeniden icat edebilmek için psikanalizin tarihini, psikanalizde var olan tartışmaları çok iyi bilmek gerekir.</p>



<p><strong>-Kitapta yetmişten fazla analist farklı bakış açılarıyla yazıyor. Onları birleştiren ipliğin ne olduğunu söylemek zorunda olsaydınız, Jacques Lacan&#8217;ın Hispanik görüşü ne olurdu?</strong></p>



<p>-Hiçbir iplik yok. Bu kitabın değeri de bu. Bir iplik olması yazarları birbirine bağlamak olurdu. Aksine, her birini katkısını kendi başına yeniden keşfetmesi için bıraktık. Dolayısıyla size kitabın bir sentezini veremem. Bu Alejandra Glaze ve benim irademle ortaya çıkan bir kitap, dağınık yazarların bir araya gelmesinden oluşan bir derleme. Aynı şeyi söylemeleri gerekmiyor ve aynı bakış açısına, aynı perspektife sahip olmaları da gerekmiyor.</p>



<p><strong>Lacan&#8217;ın 1980&#8217;de Caracas&#8217;ta bulunmasının İspanyolca konuşulan dünyada psikanaliz için bir dönüm noktası olduğunu düşünüyor musunuz? O halde Hispanik bir Lacan&#8217;dan bahsetmek mümkün mü?</strong></p>



<p>Evet, Caracas 80 İspanyolca psikanaliz tarihinde bir kırılmaydı. Ancak bu, Oscar Masotta&#8217;nınki olan ilk kırılmadan sonraki bir kırılmadır. Bildiğimiz gibi Oscar Masotta bir edebiyat eleştirmeniydi, bir resim eleştirmeniydi ama Arjantin&#8217;de ünlü bir psikanalisti tanıyordu: Enrique Pichon-Rivière. 1950&#8217;ler Lacan&#8217;ın psikanaliz üzerine hiçbir kitap yayınlamadığı bir dönemdi. Ve onu tanımak için özel dergilerdeki makaleleri okumak gerekiyordu. Ve Pichon-Rivière&#8217;de makalelerin yer aldığı psikanaliz dergileri vardı çünkü sanırım o dergilere aboneydi. Ve Lacan&#8217;ın bu ilk makaleleri Masotta&#8217;nın onu tanımasını sağladı. Masotta, Lacan&#8217;dan ilk kez 1960 yılında Sartre üzerine yazdığı bir makalede alıntı yaptı. Bu ilkti. Bu bilgiyi Germán García&#8217;nın Página/12&#8217;de yayınladığı bir makaleden edindim. Ve o andan itibaren Masotta, Lacan&#8217;ı Buenos Aires şehrinde yaymaya ve daha fazla insanın ilgisini çekmeye başladı, örneğin o zamanlar Uluslararası Derneğe katılamayan psikologların, zira dernek tıp diploması istiyordu. Psikologlar Masotta&#8217;nın okuyucularıydı, ancak sosyologlar, dilbilimciler, filozoflar, doktorlar ve yazarlar da vardı. Masotta&#8217;nın bir okul yaratabileceğini hissettiği ana kadar giderek büyüyen geniş ve çeşitli bir kitle.</p>



<p><strong>-Ve bunu 1974&#8217;te yaptı.</strong></p>



<p>-Fransa&#8217;da tanınmasını sağladı. Okulu kurduktan sonra, ertesi yıl Masotta siyasi nedenlerle Barselona&#8217;ya gitmek zorunda kaldı ve kısa bir süre sonra, 50. yaş gününden önce öldü. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok şey başarmış olması inanılmaz. Öyle ki Caracas 80&#8217;de Masotta tarafından yaratılan İspanyol Lacan Fransız Lacan ile buluştu. Kişi olarak Lacan ile karşılaştı. Latinler için şok buydu. Fransızlar için de kendilerinden tamamen bağımsız bir Lacan yayılımı olduğunu ve Lacan&#8217;ın teorisinin Arjantin&#8217;de ve diğer ülkelerde bilindiğini keşfettiklerinde bir şok oldu. Bu toplantının Buenos Aires&#8217;te yapılması gerekiyordu ama Arjantin&#8217;de ordu iktidarda olduğu için toplantıyı Caracas&#8217;ta yapmaya karar verdik. Caracas&#8217;ta yapılmasının nedeni buydu, ancak Lacan&#8217;ın yayılma ve çalışma merkezinin Buenos Aires olduğu zaten biliniyordu.</p>



<p><strong>-Fransa&#8217;nın ötesinde bir Okul deneyimini başlattığınız gerçeğini nasıl hatırlıyorsunuz?</strong></p>



<p>-Caracas 80 ve hemen ardından gelen yıllarda yeni olan şey Arjantinlilerin ve diğer Latinlerin Lacan&#8217;ın teorisini bilmeleri ancak Lacan&#8217;ın teorisi tarafından yönlendirilen bir analizin canlı deneyimine sahip olmamalarıydı. Birbirlerini analiz ederek teoriyi pratiğe dönüştürmeye çalışıyorlardı ama bu deneyime sahip değillerdi. Ve bu Caracas&#8217;tan başladı; yani önce az sayıda Arjantinli analist Fransız analistlerle analiz yapmak istedi. Daha sonra bu durum temelden değişti çünkü kendilerinin de Lacancı anlamda pratik yapabilecekleri hastaları oldu. Ve şimdi Fransız pratiği ile Arjantin pratiği arasında çok büyük bir yakınlık var. Yakınlık diyorum ama bu birebir (bir yaklınlık). Ama birbirimizi tamamen Lacan&#8217;ın pratik yapan öğrencileri olarak tanıyoruz.</p>



<p><strong>-Jacques Lacan&#8217;ın öğretisinin siyasi sonuçları neler oldu?</strong></p>



<p>-Politik sonuçları olduğunu söyleyebiliriz çünkü Lacan&#8217;dan önceki analistler muhafazakârdı, ılımlı bir sağdan geliyorlardı. Ve az çok Freud da öyleydi. Freud&#8217;un komünist sonuçları da oldu. Örneğin Almanya&#8217;da yoksullara açık enstitü girişimleri oldu. Ve sonra muhafazakâr olmayan, tam olarak ilerici olmayan ama belli bir insani yönelime sahip olan hümanist etkiler de vardı. Bunlar Lacan&#8217;ın doğurduğu etkilerdi. İlerici olmadığını söylüyordu, ilerlemeye inanmıyordu. Ona göre tarih bir bakıma döngüseldi. Ama ilerlemeye inanmayan sadece o değildi. 19. yüzyıldan itibaren ilerleme fikrine karşı bu mesafe gelişti. İlerici değildi, muhafazakâr değildi ve aynı zamanda topyekûn değişime de inanmıyordu çünkü bir efendiden ayrılırsanız ya da bir efendiyi yok ederseniz başka bir efendi bulacağınızı düşünüyordu. Örneğin Sovyet komünizminde bunu çok net bir şekilde gördük. Stalin, Çar&#8217;dan çok daha sert bir efendiydi. Çar döneminde özel istihbarat servislerinin bin ajanı vardı. Stalin döneminde ise bu sayı 5.000&#8217;di ve daha sonra bu ajanların sayısı 200.000&#8217;e ulaştı. Komünist Almanya&#8217;da nüfusun neredeyse tamamı hükümet casusuydu. Yani Lacan politika konusunda iyimser değildi. Ama acı çeken hastalarla, yoksullarla da ilgileniyordu. O kadar ki ultra zenginlerin analiz edilemeyeceğini çünkü onlara gerçekten pahalıya mal olacak bir şey için ödeme yapamayacaklarını söylüyordu. Bir analiz yapmak için ödemenin çalışarak elde edilmesi gerekiyordu. Ultra zenginler ise çalışmazlar, sadece gelir beklerler.</p>



<p><strong>Bugün aşırı sağın ilerlediği bir dünyada kapitalist söylem hakkında nasıl düşünebiliriz?</strong></p>



<p>-Lacan, tüm gençlik ve ötesi (oluşumlar) kapitalizm hakkında konuşurken kapitalist söylemi resmileştirir. Örneğin 68&#8217;in büyük sorusu buydu. Lacan kendi zamanının kültüründe temel kaygıları aradı ve bu kaygılara kendi söyleminde bir tercüme kazandırdı, böylece bu meseleleri reddetmeksizin, onları dönüştürmek için kabul ederek, bu meseleler üzerinde bir etki yarattı. İnsanlar kapitalist söylemden bahsettiklerinde, bunun nedeni komünist ülkelerde, Üçüncü Dünya&#8217;da sola daha sempati duyan bir alternatif varmış gibi görünmesiydi. Bugün durum böyle değil. Kapitalizm her yerde. Küreselleşme sermayenin küreselleşmesidir. Başka bir alternatif yok. Ya da alternatif demokratik kapitalizm ile otoriter kapitalizm arasındadır. Ve bence Lacan bugün bir şeyler düşünseydi, kapitalist söylemi biçimlendirmesi farklı olurdu. Aynı zamanda, belki de söylediklerimin tam tersini söyleyen bir anekdotum var.</p>



<p><strong>-Nasıl bir şey?</strong></p>



<p>-Bir keresinde özel bir sohbette Lacan&#8217;a Çin&#8217;de olup bitenler hakkında ne düşündüğünü sordum. 1960&#8217;lardaydı. Ben bir Maoisttim ve Mao&#8217;nun Çin&#8217;de yapmaya çalıştığı şeyin tamamen eşi benzeri görülmemiş bir şey olduğunu düşünüyordum. Ve Lacan bana şöyle cevap verdi: &#8220;Pekin&#8217;de, her yerde olduğu gibi, efendi paradır&#8221;. Öngörüsü ve berraklığı açısından olağanüstüydü. Geleceğin kapitalizmin dünya üzerindeki hakimiyeti olacağı fikrine zaten sahipti.</p>



<p><strong>-Bugün bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bir analist kitlesel olaylardan uzak mı olmalı?</strong></p>



<p>-Hayır, Freud&#8217;un onları analiz ederek yaptığı gibi kitlesel olgulara yakın olmalı, bize psikolojide kitlenin genel bir formülünü, grupların psikolojisini vermeli. Freud&#8217;un zamanından farklı olarak günümüzde kitlesel olguların nasıl yapılandırıldığını bilmeye büyük ilgi duyuyoruz çünkü örneğin internetimiz, internet aracılığıyla sosyal iletişimimiz var. Bu da örneğin Freud&#8217;un yazdıklarında var olmayan bir şekilde ideolojik kitle hareketleri yaratmayı mümkün kılıyor. Aynı zamanda, analistlerin bir geleneği de siyasi bağlılıktan belli bir mesafede durmaktır. Belki Arjantin&#8217;de daha az böyledir. Örneğin Lacancı Yönelim Okulu&#8217;nda &#8220;K&#8217;ler&#8221; ve &#8220;anti-K&#8217;ler&#8221; arasında bir ayrım yapıldığını biliyorum. Siyasi görüş ayrılıkları var ama genel olarak analitik gelenek belli bir mesafeye sahip. EOL&#8217;de (Lacancı bir okul olan The School of the Lacanian Orientation), bazıları K ve bazıları anti-K olsa bile, okulda birlikte çalıştıklarını söylemek gerekir. Siyasi yakınlıklara dayalı ayrı gruplar oluşturmuyorlar. Ben şahsen bir psikanalist olarak ne olduğumu ve bir vatandaş olarak ne olduğumu birbirinden ayırıyorum. Bir vatandaş olarak, analistlerin genelde olduğu gibi anti-faşistim, ama aynı zamanda politik mücadeleye kişisel bir şekilde girdim ve okulum Fransız Okulu ile kişisel amaçlarımı tamamen birbirinden ayırmaya çalıştım. Ancak bunu yapmakta özgür olduğumu hissediyorum çünkü bu ikisini birbirinden ayırmanın mümkün olduğunu düşünüyorum, ancak bir vatandaş olarak bir analist olarak sahip olduğum bilgi elbette buharlaşmıyor. Ancak benim için bu durum, herhangi bir partide ya da siyasi dernekte yer almasam da kendimi siyasi mücadeleye güçlü bir şekilde adamamı engellemiyor. Bu tamamen kişisel bir şey.</p>



<p><strong>-Lacan&#8217;ın hangi açılardan çağdaş bir düşünür olarak okunmaya devam edebileceğini söylersiniz?</strong></p>



<p>-Kendisi &#8220;Ben okunamam&#8221; demişti (gülüyor). Hayatının sonunda James Joyce&#8217;a çok ilgi duyuyordu. Ulysses&#8217;i okumak ve anlamak çok zor. Lacan&#8217;ı açıkça büyüleyen eşsiz bir eserdir. Ve Joyce şöyle demişti: &#8220;Akademisyenlere 300 yıllık bir eser bıraktım&#8221;. Ve bence Lacan da bizim için 300 yıllık bir eser bırakmak istedi. Bu, sorduğuna cevap vermenin bir yolu. Diğer yol ise, politik düzeyde gördüğümüz ve klinik düzeyde de var olan bir öngörü yeteneğine sahip olduğunu söylemektir. Örneğin, kliniğin depatolojizasyonunu açıkça öngörmüştü. Öğretisinin doğası gereği (Lacan&#8217;ın çerçevesi) bugün hala geçerliliğini korumaktadır. Ayrıca bize, ona atıfta bulunan, zamanlarını ve çabalarını bu düşünceye veren geniş analist topluluğuna teşekkür ederiz.</p>


<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity" />


<p><strong>Neden Jacques-Alain Miller?</strong></p>



<p>Çağdaş psikanalizde kaçınılmaz bir referans olan Jacques-Alain Miller, dünyadaki en önemli çağdaş analisttir. Hem danışmanlık odasında hem de araştırma alanında onlarca yıldır sürdürdüğü titiz çalışmalarıyla, bu alanda berrak bir ses ve bir teori yaratıcısıdır.</p>



<p>Miller çalışmalarına 16 yaşında tanıştığı Jean-Paul Sartre ile başladı. Daha sonra Paris&#8217;teki Ecole Normale Supérieure&#8217;e girdi ve 1964 yılında Jacques Lacan ile tanıştı. École pratique des hautes études&#8217;de Roland Barthes&#8217;ın seminerlerine katıldı. Jacques Rancière ve Ettiene Balibar ile birlikte Louis Althusser&#8217;in öğrencisi oldu. Althusser tarafından Lacan&#8217;ın tüm eserlerini incelemeye teşvik edilen Miller, daha sonra psikanalistle yakın bir ilişki geliştirdi ve (Lacan&#8217;ın) kızı Judith ile evlendi.</p>



<p>1992 yılında, 2002 yılına kadar başkanlığını yaptığı Dünya Psikanaliz Birliği&#8217;ni kurdu. Jacques Lacan&#8217;ın seminerlerinin metinlerinden sorumludur. Çok sayıda makalesi, konferansları ve seminerleri psikanalizin ana okulları tarafından dağıtılmış, çeşitli dillere çevrilmiş ve çeşitli kitaplarda derlenmiştir: Five Caracas Lectures (1980), Lacan&#8217;s Tour (1984), Logics of Love Life (1991), Commentary on the Non-Existent Seminar (1992), Of Women and Semblants (1993), Lacan&#8217;s Desire (1997), Lacanian Politics (1999), Six Clinical Fragments of Psychosis (1999), Lakant (2000), Lacanian Biology and the Event of the Body (2002), Letters to Enlightened Opinion (2002), A Beginning in Life. Sartre&#8217;dan Lacan&#8217;a (2003), El secreto de los dioses (2005), Conferencias porteñas (2009-2010), Punto cénit. Política, religión y el psicoanálisis (2012) gibi geniş bir külliyata sahiptir.<br /><br />Kaynak: https://www.pagina12.com.ar/447697-jacques-alain-miller-lacan-anticipo-la-dominacion-del-capita &#8211; Oscar Ranzani (Pagina|12)</p>



<p>İngilizcesi: https://www.amp-nls.org/nls-messager/jacques-alain-miller-lacan-foresaw-the-global-domination-of-capitalism/</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Corona virüsü ve komünizmin yeniden icadı(!)</title>
		<link>https://kaptanacademy.org/corona-virusu-ve-komunizmin-yeniden-icadi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cengizhan Kaptan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Apr 2020 12:57:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<category><![CDATA[agamben]]></category>
		<category><![CDATA[bookchin]]></category>
		<category><![CDATA[corona]]></category>
		<category><![CDATA[corona virüsü]]></category>
		<category><![CDATA[hegel]]></category>
		<category><![CDATA[komünizm]]></category>
		<category><![CDATA[zize]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://cengizhankaptan.com/?p=234</guid>

					<description><![CDATA[Bugün ise devlet babanın adı yeniden gündemde. Dünyamızı sarsan Corona virüsü ile ilgili her cenahta süregiden kaygı ve tartışmalarda devletin insanlar ve toplum yapısında oynadığı rolü görmek mümkün. Derdim her cenahı incelemek değil. Durumu, daha çok önem verdiğim düşünürler ve siyasi görüşler bağlamında değerlendireceğim.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-group"><div class="wp-block-group__inner-container is-layout-flow wp-block-group-is-layout-flow">
<p>Psikanalizin önde gelen isimlerinden Jacques Lacan, Sigmund Freud’u yeniden okuma şiarı ile İsviçreli yapısalcı dilbilimci Ferdinand de Saussure’den alıp psikanalize seçiçi bir biçimde uyguladığı ve psikanalizi bir anlamda klinik yanından ayırıp güzel sanatlar ve felsefeye de eklemleyen bir yaklaşımla, bilinçdışının bir dil gibi yapılandığını vurgulamıştı. Bu yaklaşım, daha önce ilaç kullanımına karşı çıkmayan Lacan’ın, ilaçtan kaçınma önerilerine kadar gidecekti; Freud’un konuşma tedavisi anlayışı daha da gelişmişti Lacan’da! Freud’un Ödipüs Kompleksi’ni hem eleştiren hem de ondan yararlanan Lacan, ‘Babanın Adı’ ile bir gösteren (<em>signifier</em>) ortaya koydu. Çocuk, hem annesinin kendisini sevdiğini bilir, hisseder hem de annenin babasına olan arzusunu algılamaktan ve bu arzunun kendisine dönmesi (karşı)arzusundan alıkoyamaz kendisini. Çelişki de oradadır; sevilen ama arzu edilmeyen bir özne olarak görür kendini çocuk. Keza, nesnenin aracı rolünü de göremez ve bunu fallik arzuda somutlaştırır. Kendine yönelmeyen arzuyu yanlış tanımlayıp elde etmenin arzusunun girdabına kapılıp gider&#8230;</p>



<p>Lacan’ı pek mi severdi Süleyman Demirel; bilinmez. Ama ‘Devlet Baba’ lafını ağzından eksik etmezdi. Demirel’in ortaya koyduğu ‘gösteren’ yani Baba, hem Baba’yı çok seven hem de babacıklar olmayı arzulayan bir toplum yapısının iyi bir göstergesidir. Gösteren etkili olmuştur siyasetinde; bir sürü babalar, babacıklar, baba olamayıp da baba gibi davranan insancıklar türemiştir dönemin Türkiye’sinde.</p>



<p>Tabi bu durumda ‘<em>objet petit a</em>’ya da (Lacan, bazı kavramlarının tam tercümesinin mümkün olmadığından hareketle -haksız değil, sadece onun kavramlarına has bir durum da değil bu-tercüme edilmelerini hoş karşılamasa da ‘<em>nesne a</em>’ diyelim) değinebiliriz. Arzudan çok, arzulamanın arzu haline dönüştüğü, arzulanan şeyin aslında yok olduğu, kayıp bir nesneye duyulan arzunun sarmaladığı bir çaresizliğe değinebiliriz. Hem ulaşılmaz olan, hem de arzulanması kaçınılmaz olan, neredeyse histerik bir durumun kurbanı olan kitlelerin özellikle kriz anlarında kayıp nesneye yapışmak istemeleri gibi bir durumla karşı karşıya kalmanın öyküsüdür bir anlamda siyasi tarihimiz de. Öylesine kısır ve vahim bir durumdur ki bu, arzunun yerine gelmesinin imkansızlığını hisseden benlik (ve toplumsal benlik) yine de vazgeçemez bu arzudan; söylendiği gibi, arzulamayı arzulamaya mahkum olmuştur. Bir devlet olacaktır, olmalıdır; çare olmasa da tek çaredir. Aşık olma duygusuna aşık olmak, sevebilme ihtimalini sevmek, inadına falanca partiyi desteklemek gibi söylem veya eylemlerde hep bu farkında olunmayan çaresizlik ve kabul edilemeyen çaresizlik mevcuttur.</p>



<p>Bugün ise devlet babanın adı yeniden gündemde. Dünyamızı sarsan Corona virüsü ile ilgili her cenahta süregiden kaygı ve tartışmalarda devletin insanlar ve toplum yapısında oynadığı rolü görmek mümkün. Derdim her cenahı incelemek değil. Durumu, daha çok önem verdiğim düşünürler ve siyasi görüşler bağlamında değerlendireceğim.</p>



<p>Bugün itibarı ile (2 nisan 2020) 1 milyonu aşacak bir vaka sayısı mevcut Corona virüste. Çoğu sol cenahtan kişinin dilinde ise bundan sonra hiçbir şeyin aynı olmayacağı lafı geziyor. İnsanoğlu fotoğraf şeklinde düşünür diyordu okuduğum bir psikoloji makalesi. Süreçsel düşünmek ise zor olandır. Sözgelimi, bazı terapi süreçlerinde, rüyalardaki kristal imgeyi/fotoyu bulana kadar analitik sürece girilmediğini okumuştum. Kristal gibi net bir imge akılda kalmalı ki bunun üzerinden analiz şekillenebilsin ve süregitsin. Murray Bookchin de Toplumsal Ekolojinin Felsefesi adlı eserinde, geleneksel aklın eleştirisini yaparken süreç faktörünün gözden kaçırıldığını ve diyalektik aklın, ‘A, A’ya eşit olduğu kadar A, A’ya eşit değildir de’ olgusundan hareket ettiğini söyler. Ancak böyle bir akıl ile birikmekte ve gelişmekte olanın analizinin yapılabileceğini söyler. Hegel’in, Marx ve Engels’in diyalektik yöntemlerinde de ton farklılıklarına rağmen metodoloji budur. Statik, şimdinin ötesine geçmeyen anlayış mahkum edilerek, mevcut gelişim ve oluşumlara istinaden gelecek hakkında öngörülerde bulunmaktır diyalektik aklın metodolojisi.</p>



<p>Bugünkü sorunu da yine fotoğraf çeker gibi okuyoruz. Bu da bizim tarihteki bir çok olayı ve gelişen süreci atlamamıza engel oluyor. Fotoğrafın çekiciliği(!), felaketlerin neredeyse ilk kez yaşandığı ilüzyonuna düşürüyor bizi. Binlerce yıllık tarihimizde sanki ilk kez böyle bir insanlık krizi ile karşılaşmış gibi davranıyor çoğumuz. Belirsizlik, etkinsizlik de tuzu biberi oluyor bu ilüzyonun.</p>



<p>Agamben gibi tanınmış bir isim çıkıp, Corona’nın basit grip vakalarından farklı olmadığını söyleyebilecek duruma düşüyor. Žižek gibi önemli ve diğer bilim alanları ile de ilgilenen bir düşünür devletlere önerilerde bulunuyor. Dün (1 Nisan 2020) Renata Avila’nın YouTube kanalındaki canlı yayına katılan Žižek, komünizmi yeniden icat etmeye çağırdığı yazısından bir adım öteye gidip ‘6 ay önce kim derdi ki Boris Johnson, demiryollarını yarı oranda kamulaştıracak?’ dedi. Öyle görünüyor ki Žižek, kamusallaştırma yapılan her ortamı komünist bir nüve, komünal bir güdü olarak değerlendiriyor. Oysa, devlet kapitalizmi, totaliter idarelerin kamulaştırması, yüceltilmiş devletin ideolojik el koyma operasyonlarının yapıldığı dönemlerin adına komünizm diyemeyecek kadar öğrendik komünizmi. Dahası, komünist toplumda devlet diye bir şeyin dahi olmayacağını işlemiyor; devletin Marksist dünya görüşüne göre sosyalist toplumlara özgü olduğunu ve komünizme geçiş ile birlikte lağvedilecek kurumlar olduğunu dile getirmiyor.</p>



<p>Daha da kötüsü, Žižek’in somut bir çözüm dahi önermemesi. Sınıf tanımını tartışabilir insan, gelişen ve değişen toplumsal ve sermaye yapısına göre şekillendirebilir düşüncelerini ancak sırf eleştirel yaklaşıp çözüm önermemek aslında mevcut durumdan çok da şikayetçi olunmadığını göstermekte. İğdiş edilen, birtakım popüler harmanlamalar ile komünizmi icat etmek adına, devletleri bunda rol oynamaya davet eden bir yaklaşımda bulunmak aslında siyasal düşüncenin iflasıdır.</p>



<p>Aynı şekilde, biyolojik silah gibi söylemlerin de pratikte karşılığı yoktur. Bu tarz söylemlerde bulunanların haftalar önce ABD’nin Çin’e karşı savaş açtığını söylediklerini henüz balık hafızamızla dahi unutamamışken, şimdi Çin’in ABD’ye savaş açtığına yönelen umursamaz söylemleri dahi neden bu tür şeylere sadece ibretle baktığımızın bilinmesi için yeterlidir. Biyolojik silah üretenler, kendi silahları ile mi vurulmuşlardır? Harıl harıl aşı arayanlar, triyonlarca Dolar rezerv ettiklerini açıklayanlar, ilaç firmalarının ‘yarısını’ kamulaştıracaklar mıdır örneğin?</p>



<p>Byung-Chul Han, şeffaflık toplumunun en büyük yalan olduğunu ve tam anlamıyle bir kontrol toplumu oluşturulma amacı taşıdığını söylerken haklıydı. Sosyal medyada her yaptığını ortaya döken bizler, büyük sermaye gruplarının en değerli veritabanlarıyız oysa. Ve bu şeffaflık politikasını yayanlar gizli gündemlerini hiç açığa çıkarmadan politikalarına devam ediyorlar.</p>



<p>Asıl saklananları konuşmalıyız oysa:</p>



<p>Kamu sağlığını mesela. Hastalıkta sosyoekonomik faktörlere, ayrımcılıklara değinmeliyiz. Milan’daki işçilerin nasıl ekmek parası için işyerlerine gitme zorunluğunda kalmalarını. İstanbul Esenyurt’daki işçinin karantina istemediği yanılgısına vardıran verilerin gerçek nedenlerini, işçinin geçinmek için bu şartlarda bile çalışmak zorunda kaldığını. H&amp;M gibi önde gelen firmaların, zorunlu izni gönüllü hale getirmek için nasıl baskı yaptıklarını. Ölüm oranlarında yoksulların, zenginlere göre ne durumda olduğunu.</p>



<p>Kamu sağlığı demişken, İngiltere’de, hangi akademilerin politikacılara sürü bağışıklığı hakkında verdikleri öngörüleri. Kararların sadece politikacılar değil onların her alanda temsil ettikleri ya da kendilerine eklemledikleri yapıları ortaya koymalıyız.</p>



<p>Virüs sınıf ayrımı yapmaz; gelir, bedeni bitirir. Ta ki bedende yaşayanı ‘öğrenene’ kadar. Ayrım yapan, siyasi sistemdir. Bu ideolojik yanını pas geçen her anlayış eksiktir, eksik kalmaya mahkumdur. Yapılacak şey komünizmi icat etmek değil, insanların hiyerarşiden, ayrımcılıktan, sömürüden kurtulmaları için mücadele etmektir. Aksi takdirde, Žižek çok değindiği Babanın Adı’nı kapitalist devlette ya da devlet kapitalizmi uygulayan sosyalist kültürde bulur örneğin. Emekçilerin, ezilenlerin, aydınların icattan çok bir araya gelme ihtiyaçları vardır herşeyden önce.<br><br>Bu bir araya gelme, birlikte hareket etme ve üretme olmadığı takdirde, aynı kalmayacak şey sistemin kendisidir. Daha da güçlü ve sanki başarıyla virüsü alt etmiş bir komutan edası ile çıkacaktır karşımıza. Biraz Adorno karamsarlığı tadında yazdıysam kusurum affola ama görünen şeyleri açıkça ifade etmek de topluma karşı bir görevdir.</p>



<p class="has-normal-font-size"></p>
</div></div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Netflix – Freud dizisi hakkında bir değerlendirme</title>
		<link>https://kaptanacademy.org/netflix-freud-dizisi-hakkinda-bir-degerlendirme/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cengizhan Kaptan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Mar 2020 18:35:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[netflix]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://cengizhankaptan.com/?p=185</guid>

					<description><![CDATA[Netflix’de 23 Mart 2020’de vizyona giren Freud dizisini tabir yerindeyse bir çırpıda izledim. Psikoloji tornasından geçmiş herkesin Freud’la değişen frekanslarda ilişiği mevcuttur diye düşünüyorum. İlk sezonu sekiz bölüm olan dizi, Freud’un gençlik dönemine ait ve meşhur psikanaliz divanı ancak son bölümün son sahnelerinde beliriyor. Haliyle, gri sakallı değil, simsiyah sakallı bir Freud imajı var dizide. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Netflix’de 23 Mart 2020’de vizyona giren Freud dizisini tabir yerindeyse bir çırpıda izledim. Psikoloji tornasından geçmiş herkesin Freud’la değişen frekanslarda ilişiği mevcuttur diye düşünüyorum. İlk sezonu sekiz bölüm olan dizi, Freud’un gençlik dönemine ait ve meşhur psikanaliz divanı ancak son bölümün son sahnelerinde beliriyor. Haliyle, gri sakallı değil, simsiyah sakallı bir Freud imajı var dizide. Ve divanda terapi yerine Jean-Martin Charcot’nun yanında, 1885-86 yıllarında dört ay vakit geçirmiş genç Freud’un 1886’da çalıştığı kurumda hipnozu terapi metodu olarak tanıtmak için çaresiz çırpınışları var.</p>



<p>Belirtilmesi
gereken bir husus, dizide psikanalitik teori ve terapiye ilişkin ana hatlardan
ötesine geçilmediği. Haliyle dizi, yapımcılarının da bahsettiği gibi, Freud’un çalışma
ve teorilerine dayanıyor ancak tamamına yakını kurgusal bir şekilde dizayn edilmiş.
Haliyle, genç Karl Marx filmindeki gibi kronolojik bir tarihsel çalışma
beklemek ancak hayal kırıklığına atılacak bir adım olur. Bazı biyografik ve
etnografik bilgilerden yola çıkılıp gerçekleştirilen bir polisiye/korku filmi olduğunu akılda
tutmak gerekiyor.</p>



<p>Çalıştığı psikiyatride
kariyer anlamında bocalayan, Musevi aile yapısı, ailenin ve özellikle annenin
kendisinden beklentileri ve toplumsal anlamda dışlanmış Musevilik ile hayatını çizmek
arasında derin ayrılıklar yaşayan bir Freud portresi çiziliyor. Freud’un bu dönemde
en sadık ve vazgeçilmez dostu ise kokain. Bu iç ve dış çatışmalar içerisinde ‘histeri’
adlı ilk bölümde, bir meslektaşının (Arthur Schnitzler) aracı ile Macaristan
soylularından Kont Viktor ve Kontes Sophia’nın düzenlediği bir partiye katılan
Freud oradaki spiritüel ortama şahit olur ve gizemli medyum Fleur Salomé’yi tanır. (Not: Fleur Salomé isminin, bir dönem Nietzsche’nin de umutsuzca aşık olduğu ve sonradan Freud ile romantik bir ilişki yaşadığı iddia edilen cesur kadın, psikanalist Lou-Andreas Salomé’den esinlendiğini düşünmek tutarsız bir yaklaşım olmaz sanırım.)</p>



<p>İkinci bölüm ‘travma’da ise nasıl bir suç şebekesinin yaptıklarının içine doğru çekildiğini henüz tam çözemeyen Freud, insanlardaki travmaların nasıl cinayetlere evrilecek kadar kör ettiğini doğrudan gözlemler. İlk iki bölümde histerinin beyin fonksiyonlarından değil, yaşanmış ve bastırılmış duygulardan kaynaklandığını iyice kavramış olan Freud’un çalıştığı hastanedeki diğer doktorlara ve başhekim Theodor Meynert’e bir türlü kabul ettiremediğini ve fikirlerinin Musevi oluşuyla birleşen alaylarla reddedildiğini görüyoruz. Bunda, yanında kaldığı Charcot’nun da bir şarlatan olarak nitelendirildiğinin de altını çizmek gerekiyor. Musevi bir doktor, bir şarlatandan eğitim alıp herşeyin nöroloji kapsamında açıklanamayacağını söylüyor. Gerisini tahmin etmek pek de zor olmasa gerek. Hastaneye gelen köylü bir kadın hastanın histeri sebebini anlatan sahnede pozitivist anlayışın da nasıl sofulaşabildiğini izlemek çarpıcı bir örnek veriyor Freud’un mücadelesi günümüz açısından da. </p>



<p>Amacımın dizinin geniş
bir özetini verip potansiyel izleyicinin iştahını kaçırmak olmadığından
hareketle, diğer bölümlerin başlıkları üzerinden devam etmenin uygun olduğunu
düşüniyorum. Diğer bölümler, üçüncüden sekizinceye sırasıyla, ‘uyurgezerlik’, ‘totem
ve tabu’, ‘arzu’, ‘regresyon’, ‘katarsis’ ve ‘baskılama’ (supresyon) olarak
isimlendirilmiş.</p>



<p>Kurgusal planda,
Macaristan’ın Avusturya’ya bağlanmasından memnun olmayan Szapáry ailesinin fertleri
Kont Viktor ve Kontes Sophia’nın kurduğu bir planın güzel, özellikle şamanımsı
kişiliği açığa çıktığında hermafrodit bir varlığı andıran Fleur ve seçilen
diğer kurbanlar üzerinden işlettikleri cinayetler filmin hikayesinin yapıtaşını
oluşturuyor. Avusturya kayzeri Franz Josef’i devirip katledilen ailelerinin
öcünü alıp Macaristan’ı tekrar bağımsız hale getirecektir Szapáryler. Korkunç
bir katliam yaşayan Fleur’ün travma sonucu içinde oluşan disosiyatif kimlik
bozukluğu, içinde kana susamış canavar benlikleri olan Táltos (taytoş diye telaffuz
ediliyor dizide) adlı Macar mitolojisindeki doğaüstü güçleri olan şamanvarimsi
bir kişilikte kendini buluyor. Fleur, ne zaman Sophia’nın hipnozu altında Táltos
kimliğini yaşarsa, anımsayamadığı cinayetlere ya şahit oluyor ya da onları
işliyor. Aynı hipnoz kurbanları, dizideki opera sanatçısı Mucha, kendi
kızkardeşinin ayaklarından fallik imaj dolayısıyle nefret eden ve bu nefreti hipnoz
altında her an yaşayan, o ayakları (yani bir anlamda penisi) kesen doktor Leopold
von Schönfeld gibi seçkin, kraliyet ailesine yakın ya da akademik çevrelerde
yer eden kişiler. Kurbanların işledikleri cinayetler, yaşanılan travmaların
hipnoz altında bulundurulmaları ve bilinç düzeyine çıkan bu travmalar yüzünden
bastırılmış duygularını öfke ile açığa vurma temelinde şekilleniyor. Örneğin Ödipus
kompleksi yüzünden babasından nefret eden Mucha adlı opera şarkıcısı ve Franz Josef’i
öldürmeye çalışan oğlu Rudolf’un çaresizlikleri bunlara örnek verilebilir. </p>



<p>Dizinin önemli
bir özelliği de Viyana’nın 19. yüzyıl sonundaki toplumsal durumunu, Viyana’nın
güzel mimarisi eşliğinde pazarlamak olmuş. Kasvetli, karanlık, gotik bir yapıda
da sunulsa, şehrin mimarisi ve günümüze kadar gelen ve Almanca’da Altbau yani
eski yapı olarak bilinen bir çok bina ve eser dizideki görsel açısından önemli
bir yer tutuyor; tabi St. Stephan Katedrali de.</p>



<p>Her ne kadar
kurgu da olsa ve hipnoz etme sanatı(!) üzerinden katil şebekesi oluşturarak kraliyet
ailesini yok edip bağımsız bir Macaristan için çalışan bir ailenin işlettikleri
cinayetler ve buna karşılık bu cinayet şebekesinin ve komploların önlenmesi
için Freud’a güvenip korkusuzca mücadele eden polis şefi Kiss ve yardımcısı
Poschacher’ın macereları özgülünde ilerleyen kurgu, tüm kurgusal ve tarihsel
gerçeklere uyma kaygısı gözetmeyen senaryoya rağmen, bir noktayı gayet güzel
sunuyor: bilinçdışı ya da bilinçötesi dediğimiz, içimize gömdüğümüz ancak
çoklukla farkında olmadığımız ve en az bilincimiz kadar ve belki de ondan daha
çok bizleri etkileyen ‘gizli beyni’. </p>



<p>Freud’un önemi de
burada yatıyor hala; kurduğu sistemin ilk kez sistematik olarak ve cesurca
bilinçdışını işlemesinde. Filmde, fantazi dünyasında en umulmadık dürtülerin sanırım
Türkiye’de sansürlenecek sahnelerde somutlanışını görebiliyoruz. Freud’un Salomé’ye
olan arzusu, en yakınındaki insanlara duyduğu arzular vs. yanında polis şefi Kiss’in
Bosna Savaşı’nda yaşadıkları ile yüzleşmesi, Fleur’ün ayrışmış kişiliklerini
biraraya getirmeyi başarması, veliaht Rudolf’un dramı ve bunları bilinçdışı
çeşitli faktörler (konu başlıklarına bakınız) ile birleştiriyor Freud’un dizi
dışı hayatı da bir anlamda. O kadar zorlayıcı ve hatta tümevarımcı ki kimi
zaman en yakınındaki olup da onu seven Josef Breuer’i bile çaresiz bırakır.
Asıl çaresizlik, yaşanan herşeyi birinci elden tecrübe edip sansür yolunu seçen,
baskıcı krallıkta somutlaşacaktır.</p>



<p>Gerisi izlemelik. Keyifli izlemeler efendim.  Dizinin başka sezonu olursa o zaman da bu konuda görüşmek üzere diyelim. </p>



<p>Selam ve sevgi
ile,<br>
Cengizhan Kaptan</p>



<p><strong>Kaynaklar</strong></p>



<p>Trials and
tribulations. Wien Info. https://www.wien.info/en/sightseeing/freud/netflix-freud
</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
